23 Eylül 2008 Salı

TUNCAY ÖZKAN GÖZALTINDA..


Tuncay Özkan gözaltına alınmış. Herhalde en çok ben üzülmüşümdür. Çünkü; adam yerine koymuş oldular. Başka bir söyleyişle adamdan saydılar.

Atilla Yayla'dan yorum - Medyaya karşı nasıl korunacağız?



Medyaya karşı nasıl korunacağız?
Huyum kurusun. Aykırı tarzları ve fikirleri severim. Yaygın inanç ve kabullerden şüphe ederim. Onları sorgularım. Toplu inanma veya toplu ret ayinlerinden hazzetmem. İnsanların kitleler halinde inandığı şeyleri reddetmeye meyilliyimdir.
İnsanda akla ve sağduyuya inanırım. Grup sadakatini insanî değerleri zaafa uğratmanın en etkili yolu olarak görürüm. Bir şeyin veya bir kişinin abartılı reklamı yapılıyorsa ve hele bu, bu alanda sicili hayli bozuk kişi ve kuruluşlarca yapılıyorsa hemen kuşkulanırım. İtiraf etmeliyim ki bu şüpheci ve sorgulayıcı kişiliğim ve tavırlarım zaman zaman başımı derde sokuyor. Rahatımı kaçırıyor. Ama ne yapayım, anlamak istemeyenlere bir kere daha ve bu sefer İngilizce söyleyeyim: "I am what I am".
Mamafih, böyle olmanın yararları da çok. Hepsinden önemlisi siz siz olabiliyorsunuz. Değerlerinizi bizzat seçebiliyorsunuz. Ne yapmak istediğinize kendiniz karar verebiliyorsunuz. Ve başka insanlar tarafından manipüle edilmekten kurtulabiliyorsunuz. Serde bireycilik ve popüler entelektüel kültüre şüpheci bakış da olunca bazen başkalarının fark edemediğini fark edebiliyor ve böylece gergedanlaşmaktan kurtulabiliyorsunuz. Bugünlerde yine kendimi kalabalıktan epeyce ayrı düşmüş hissediyorum. Bunun sebebi, Başbakan'ın bazı gazeteleri boykot çağrısı ve buna bir kısım medyanın abartılı ortak reaksiyonu. Biliyorsunuz, Başbakan ile bir medya grubu arasında bir söz düellosu yaşandı. Sonunda Başbakan kendi partisine mensup kimselere "yalan yazan bu gazeteleri almayın, evinize sokmayın" tarzında bir çağrıda bulundu. Bu çağrı bir kısım medyada kıyametin kopmasına yetti. Ben fark etmemiştim ama bu çağrı, söz konusu gazetelere göre, gazetelere bir "müdahale" imiş ve basın özgürlüğüne aykırıymış. Radikal "radikal" bir başlık çekerek "faşizmin ayak sesleri" demiş. Vay be! Niye sosyalizmin ayak sesleri değil de faşizmin ayak sesleri, önce onu sormak lazım. Faşist ülkelerde, benim bildiğim, sosyalist ülkelerden daha fazla basın özgürlüğü vardı. Veya tek parti döneminin ayak sesleri denmesi daha münasip olmaz mıydı? Meram totaliterizmde basına verilen yeri anlatmaksa neden ille totaliterizmin faşist türü öne çıkarılıp sosyalist türü ihmal edilir? Herkes içimizdeki faşizmden söz ediyor ama kimse içimizdeki sosyalizmi dert etmiyor. Tuhaf değil mi? Sonra, dediğim gibi, niye uzağa gidiyoruz? Basın özgürlüğünü budamanın dik âlâsı tek parti döneminde yapılmadı mı? Niye o tek parti dönemine hiç referans yok? Tek parti döneminde gazeteciler basın özgürlüğünü doya doya mı gıdım gıdım mı teneffüs ediyorlardı?
Ne zamandır özgürlükten yanasınız?
azı gazetelerin yazarlarına ve o gazetelere demeç veren kimilerine göre Başbakan'ın boykot çağrısı totaliter bir tavırmış, anti-demokratikmiş, basın özgürlüğüne aykırıymış, basına baskıymış. Niye ki? Bir izah etseler ben de anlasam. Başbakan'ın bu tartışmaya bizzat girmekle akıllılık edip etmediği, bunun rasyonel bir davranış olup olmadığı, kullandığı üslubun yakışık alıp almadığı tartışılsa anlarım. Ama bu kocaman kocaman iddialar nereden çıkıyor ve neye dayandırılıyor? Başbakan bazı gazeteleri okumayın demiş, bu gazeteleri çıkaranları hapse atın, matbaalarına el koyun, mürekkep almalarını engelleyin dememiş. Bir siyasî lider olarak tabanına bu gazeteleri okumamaları çağrısında bulunmuş. Buna hakkı yok mu? Niye telaşa kapılıyorsunuz? Herkesin Başbakan'ın bu çağrısına uyacağını mı zannediyorsunuz? Uyan da olur tersini yapan da. Hatta Başbakan'ı sevmeyenlerin bir kampanya başlatıp bu gazetelerin tirajını sıçratması daha muhtemeldir. Başbakan tabanı üzerinde bunu sağlayacak derecede etkili ise bunu zaten açık çağrıda bulunmadan da yapacaktır. Yani değişen bir şey olmayacaktır. Yani, Demirel üslubuyla söylersek, "telaşa mahal yok!"tur.
Tamam, Başbakan tavrını gözden geçirsin ama bu medya grubunun da tavrını gözden geçirmesi gerekmez mi: Önce şark kurnazlığını terk etmeleri iyi olmaz m? Adını verdiğim gazete "Erdoğan'ın gazeteleri boykot çağrısı..." demiş. Benim bildiğim Erdoğan bazı gazeteleri boykot edin dedi bütün gazeteleri değil. Yani bu gazetenin bağlı bulunduğu grubu kastetti. Ne oluyor, bu grup sadece kendi gazetelerini mi gazete sayıyor? Alın işte ben de buradan aynı çağrıyı tekrarlıyorum vatandaşlarıma. Hatta öğrencilerime de söyleyeceğim derslerimde. Yalan yazan, kişilik haklarına saygı göstermeyen, gazeteleri siyasetçilere ve sıradan vatandaşlara karşı tehdit ve şantaj aracı olarak kullanan, basın özgürlüğünden dem vurup linç kampanyaları açan veya linç kampanyalarını destekleyen gazeteleri satın almayın diye. Ne yanlış var bunda? Bir vatandaş olarak buna hakkım yok mu? Gazeteler ve gazetecilik kutsal mı? Basın özgürlüğüne saygı göstermek demek gazetelere hiç karşı çıkmamak, onlara asla itiraz etmemek, ne yaparlarsa yapsınlar sineye çekmek demek midir?
Bu grup ne zamandan beridir basın özgürlüğüne önem veriyor? Yıllardır uyduruk irtica raporlarında bazı gazete ve gazetecilerin "irticai", "mürteci" sıfatlarıyla damgalanmasına ne zaman itiraz ettiler? Yoksa, itiraz bir yana, bu raporları alkışlayıp raporlamayı teşvik mi ettiler? Bir gazetenin sahibi bir namaz çıkışında "deprem Allah'ın bize cezasıdır" gibi bir şey dediği için hapis yatırılmadı mı? Bunu sağlamak için bazı gazete ve televizyonlar ısrarlı ve bilinçli bir çaba sarf etmedi mi? Bir şarkıcı bir aykırı şey söyledi diye linç kampanyasına tabi tutulup ülkesini terk etmek zorunda bırakılmadı mı? Bunu yapanlar bütün dillerin en güzel kelimesi özgürlüğü kendilerine isim olarak seçenler değil miydi? Basın özgürlüğünde çok hassas olan bu gazeteler ve gazeteciler bu mağduriyetleri yaratan süreçlerin yorulmaz savaşçıları değil miydi? Bu gazeteler Genelkurmay'ın basın özgürlüğüne doğrudan aykırı akreditasyon uygulamasına karşı ne yaptılar? Herkesi sorguladılar da niye silahlı bürokratlara çanak sorular sormanın dışına çıkamadılar, "toplum adına" askerleri denetleme görevini yerine getirmediler? Buna cesaretleri mi bilgileri mi yetmedi? Yoksa niyetleri mi yoktu? Yoksa onların hedefi sadece politikacılar, özgürlükçü yazar ve akademisyenler, onlar gibi inanıp yaşamayanlar mı? Daha yakınlardan, daha taze bir olayı hatırlatayım. Haftalardır Sabah Grubu'na karşı bir batırma, yıkma kampanyası izleyenler kimler? Niye Sabah Grubu'na karşı kendileri boykot kampanyası başlattılar, günler boyunca köşelerinden kendileri gibi yayın yapmadığı için Sabah Gazetesi'ne saldırdılar? Onu ve çalışanlarını aşağıladılar, karaladılar? Bütün bunlar basın özgürlüğüne aykırı değil miydi? Bu kampanyanın ayak sesleri neyin sesiydi? Faşizmin mi yoksa başka bir şeyin mi? Hiç şüphesiz, demokratik bir ülkenin temel gereklerinden biri hür basındır. Basın özgür olmalıdır. Sansürlenmemelidir. Engellenmemelidir. Bunun anlamı devletin elindeki imkân ve araçları kullanarak yayın organlarını susturmaması, siyasî sebeplerle onların sahiplerini ve çalışanlarını cezalandırmamasıdır. Ama ya yayın organlarının kendileri basın özgürlüğünü ve ifade özgürlüğünü çiğnerse, korumasız insanlara karşı linç kampanyaları açarsa, yalan yanlış haber ve iddialarla kişilerin şeref ve haysiyetini incitirse, kişilik haklarını bilinçli ve ısrarlı şekilde ihlal ederse ne olacak? Biz sıradan insanlar gazeteler ve televizyonların saldırı ve karalamalarına karşı kim tarafından ve nasıl korunacağız? Gazetecilerin tacizine uğrarsak ne yapacağız? Bir hayal dünyasından bahsetmediğimi bu ülkede yaşayan herkes biliyor. Ben çok daha iyi biliyorum. Benim gibi insanlar ifade özgürlüklerinin medya tarafından engellenmesi ve kişilik haklarının tepe tepe çiğnenmesi karşısında ne yapacaklar, kendilerini nasıl koruyacaklar?
Hayatı medya tarafından mahvedilenler albümü
üşünen insanlara sesleniyorum. Bir kısım medyadaki şamataya aldanmayın, yanıltma çabalarına teslim olmayın. Bugün Türkiye'de çok ciddi bir medya ahlakı, kişi hak ve hürriyetlerinin medyaya karşı korunaklılığının kuvvetlendirilmesi meselesi vardır. Medya masum, çaresiz insanların hayatını mahvedebilir ve hiçbir şey olmamış gibi elini kolunu sallayarak çalışmaya devam edebilir. Bir kısım medyada ahlakî standartlar ya hiç yoktur ya da çok düşüktür. Hem malî hem organizasyonel olarak güçlü medyada çıkan bir yanlış veya kasıtlı haberi düzelttirmek, eğer siz de güçlü değilseniz -yani medyanız, paranız, yüksek bürokratik veya siyasî statünüz yoksa- hemen hemen imkânsızdır. Hayatı medya tarafından haksız ve keyfî şekilde mahvedilen insanların bir albümü yapılsa bu albümün çok kalın olacağından şüphe etmeyin. O yüzden, insan şeref ve haysiyetine, insan hak ve özgürlüklerine değer veren, demokratik sisteme ve gücün denetlenmesi gerektiğine inanan herkes ahlaksız ve ilkesiz medya organlarına karşı dikkatli olmalıdır. En azından bu tür medya organlarına satın almamak ve seyretmemek yoluyla tepki göstermeli ve bunu yapmak için siyasilerin çağrısını beklememelidir.
İktidara ve TBMM'ye de bir çağrım var. Medyanın ihlallerine karşı kişilik hakları daha kuvvetli korunmalıdır. Başbakan'ın siyasî kavgası kendisi için çok önemli olabilir, ama hem vatandaşların güvenli gündelik hayatı hem de demokratik sistemin bizzat kendisinin geleceği açısından kişilik haklarının kullananları azdıran bir güç teşkil eden medya organlarına karşı hukukî olarak korunması çok daha önemlidir. Bununla ilgili hukukî mevzuat güncellenmeli ve takviye edilmelidir. Ülkenin asıl problemi malum medya grubunun AKP karşıtlığı değil, insan hakları karşısındaki saygısızlık ve hoyratlığıdır. Meclis'in ve hükümetin asıl bu konu üzerinde odaklanması gerekir. Bu yolda verilecek bir mücadele daha meşru ve daha saygıya değer olacak ve mutlaka arkasında daha büyük bir toplumsal destek bulacaktır.
PROF. DR. ATİLLA YAYLA - GAZİ ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ
23 Eylül 2008, Salı

APO ERGENEKON ÜYESİDİR !

28 Şubat sürecinde Genelkurmay'ı İZLETTİĞİ iddia edilen emekli istihbarat daire başkanı: Apo Ergenekon üyesidir
'YOK DAHA NELER' Mİ DEDİNİZ?
Şubat sürecinde Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığı yapan Bülent Orakoğlu Ergenekon terör örgütüne yönelik çok çarpıcı iddialarda bulundu. Orakoğlu, PKK, Dev-Sol, Hizbullah ve Hizbuttahrir örgütlerinin Ergenekon tarafından kurulan 'naylon' örgütler olduğunu ifade ederek, "Abdullah Öcalan da Ergenekon üyesidir. Abdullah Öcalan devlet görevlileri ile bir araya geldiğini, görüştüğünü söylemiştir ama Ergenekon'un adamı olduğunu söylememektedir" dedi. İpek Medya Grup Başkanı Fatih Karaca'nın hazırlayıp sunduğu Gündem Siyaset programının bu haftaki bölümünde Ergenekon davası ve Ergenekon yapılanmasının geçmişten bugüne tüm ayrıntıları masaya yatırıldı. Programa katılan TBMM Susurluk Komisyonu Üyesi ve eski Kültür Bakanı Fikri Sağlar ve 28 Şubat sürecinin Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Bülent Orakoğlu'nun çarpıcı iddiaları ise Ergenekon'a yeni bir bakış açısı kattı. "ERGENEKON DEVLETİN DIŞINDA" Konuya ilişkin değerlendirmelerde bulunan Sağlar, Ergenekon terör örgütünün Susurluk çetesinin bir uzantısı olduğunu söyledi. 1950'lerde NATO tarafından çeşitli ülkelerde kurulan kontr-gerilla kadrolarının Türkiye ve Almanya haricindeki diğer ülkelerde başarı ile tasfiye edildiğini belirten Sağlar, Susurluk ve Ergenekon gibi örgütlerin varlığı ile bu olgunun halen sürdüğünün ortaya çıktığını söyledi. 11 yıldır, bu yapının Türkiye'den tasfiye edilmesi için mücadele ettiğini vurgulayan Sağlar, Susurluk Komisyonu üyeliğinden edindiği bilgiler çerçevesinde Susurluk'un 12 Eylül öncesinde ve sonrasında kullanıldığını, bu yapının, bir şeyleri hedefleyenler tarafından oluşturulduğunu ancak tasfiyesinin başarılı olmaması ile birlikte bugün Ergenekon olarak yeniden ortaya çıktığını söyledi. "Ergenekon Susurluk'un devamıdır" şeklinde konuşan Sağlar, Susurluk'ta devlet kademelerine sızan bir örgüt yapısı olduğunu ancak Ergenekon'nun, bir zamanlar devlet kademelerinde bulunmuş emekliler ve onların devlet içindeki bağlantılarından kurulu bir örgüt tablosu çizdiğini söyledi. ERGENEKON'UN ÇÖZÜMÜ TÜRKİYE İÇİN ŞANSTIR" Sağlar, Ergenekon'da hiçbir şekilde halk desteği olmadığını vurguladı. Ergenekon'un korkusuzca üzerine gidilerek çözülmesinin Türkiye için bir şans olacağını belirten Sağlar, Susurluk'tan farklı olarak Ergenekon'da devletin, onun dışında kurulan çeteleri takibinin söz konusu olduğunu söyledi. Sağlar, her türlü girişime rağmen Ergenekon davasının iddianamesinde hata olduğunu da dile getirdi. Sağlar'a göre 2 bin 450 sayfalık iddianameyi destekleyen on binlerce sayfalık deliller olduğu halde eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek'in 'Darbe Günlükleri'nin iddianamede yer almamış olmasının büyük bir eksiklik olduğunu söyledi. "ERGENEKON DOĞRU DÜRÜST ANLATILMADI" Sağlar, Ergenekon davasının öneminin, halka Susurluk kadar çok iyi aktarılamadığını belirtti. Özellikle bu davanın çeşitli çevrelerce laiklere, Atatürk'e ve yurtseverlere karşı açılmış bir dava gibi gösterildiğini vurgulayan Sağlar, "Hala birtakım çevreler, Ergenekon'un fasa fiso olduğu izlenimini vermeye çabalıyor. Bu çok tehlikeli bir propagandadır. Eğer bu operasyon sonuna kadar götürülmezse Türkiye'de siyasi birtakım çalkantılar yaşanmaya devam edecektir. Bu dava, laiklere ve ulusalcılara karşı açılmış bir davadır anlayışını ortadan kaldırmak gerekli. Çünkü bu düşünceler Türkiye'yi kutuplaşmaya götürür. Bir terör örgütünün şundan bundan yana olması mümkün değildir. Bu bir davadır, suç örgütü vardır. Davada da gereği yerine getirilecektir. Rakibimiz suçtur" şeklinde konuştu. "SUSURLUK ÜZERİNE GİDİLSEYDİ 28 ŞUBAT OLMAZDI" Emniyet İstihbarat'ın eski patronu Bülent Orakoğlu'nun saptamaları ise çarpıcıydı. İstihbaratçı gözüyle Ergenekon terör örgütünün tahlilini yapan Orakoğlu, Susurluk'un devlet içindeki sağ tandanslı bir çeteleşme olduğuna dikkat çekerken, Ergenekon'un ayrılıkçı Kürt, aşırı sol, sağ ve muhafazakar kanatları içinde barındırdığının ortaya çıktığını söyledi. Bu durumun Türkiye'nin nasıl bir abluka altına alındığının anlaşıldığının altını çizen Orakoğlu, amacın Türkiye'de bir kaos ortamı yaratılması olduğunu kaydetti. Kendisinin görevde olduğu dönemde Susurluk sürecini yakından izlediğini belirten Orakoğlu, Susurluk'un yeterince üzerine gidilemediğini, eğer gidilmiş olsaydı 28 Şubat sürecinin yaşanmayacağını ve Refah-Yol hükümetinin düşürülemeyeceğini söyledi. Ergenekon'da da aynı sürecin bugünkü hükümeti hedef aldığını belirten Orakoğlu, bu oyunun başarıya ulaşamadığını ancak devlet kademelerinde halen derin yapılanmaların var olduğunu söyledi. "GLADİO YAPILANMASI AÇIKLANSIN" Orakoğlu, Ergenekon davasının amacına ulaşması ve bu tür yapılanmaların tamamen devletin içinden temizlenmesi için öncelikle Gladio yapılanmasının devlet tarafından açıkça kamuoyuna anlatılması gerektiğini söyledi. Özellikle 28 Şubat sürecinin aktörlerinin halen yargılanmamasının sonucu olarak bugün bu durumun yaşandığına dikkat çeken Orakoğlu, Ergenekon'un üzerine gidilmediği sürece Türkiye'de ilerleyen dönemde farklı kisvelerde 28 Şubatlar yaşanacağından şüphe duyulmaması gerektiğini söyledi. "APO ERGENEKON ÜYESİDİR" Orakoğlu'nun en çarpıcı iddiası ise bölücü örgüt elebaşı Abdullah Öcalan'ın Ergenekon örgütü üyesi olduğu yönündeydi. Orakoğlu, Abdullah Öcalan'ın geçmişte pek çok kez kendisini devlet görevlisi olarak tanıtan kişilerle irtibata geçtiğini ifade ettiğine dikkat çekerek, kendisinin de tam olarak bilmediği bu yapılanmaya hizmet ettiğini ve Ergenekon örgütüne üye olduğunu söyleyemeyeceğini iddia etti. 28 Şubat aktörlerinin Avrupa'da PKK sorumlularıyla görüşmeler yaptığını savunan Orakoğlu, "PKK, Hizbullah, Dev-Sol ve Hizbuttahrir örgütleri Ergenekon yapılanmasının naylon örgütleridir" dedi. Orakoğlu, hükümetin ve TSK'nın Ergenekon yapılanmasının üzerine gitmek konusunda siyasi irade gösterdiğini vurgulayarak, Ergenekon'un gövdesine ulaşmak için kararlılık gösterilmesi gerektiğini, sadece kollarının budanmasının yetmeyeceğini söyledi.

22 Eylül 2008 Pazartesi

GÖRÜNMEZ SAVAŞ GEMİMİZ...

Haber hürriyet gazetesinden alıntılanmıştır.fotoğrafı ise levent kulu çekmiştir
'Görünmez savaş gemisi' denize iniyor
22 Eylül 2008
Özgür EKŞİ -ANKARA

Türk Deniz Kuvvetleri'nin yerli yapım radara görünmeyen gemisi bu hafta denize iniyor. Yerli üretim sayesinde yapılan tasarrufun boyutları da yüksek.
Yerli imkanlarla üretilen ilk milli savaş gemisi Heybeliada gelecek hafta denize inecek. Toplam 260 milyon
dolara mal olması beklenen gemiyi Türkiye yurt dışından hazır satın almaya kalksa en az 500 milyon dolar ödeyecekti. Türkiye bu gemilerden toplam 12 tane üretecek ve 5 gemi bedavaya gelmiş olacak.
Proje çizimine 2004 yılında başlanan, ilk kaynağı 2007 yılında yapılan Heybeliada F 511 Korvetinin dizaynı Türk uzmanları tarafından yapıldığı için türünün ilk örneği oldu. Gövde inşaası tamamlanan Heybeliada Korveti 2011 yılında Deniz Kuvvetlerine teslim edilecek. Kara bombardırmanı yapacak, su üstü, su altı, hava savunma sistemleriyle donatılacak gemi terörist saldırılara yanıt verecek özelliklere sahip olacak.
Malzemenin yüzde sekseni yerli
Gemide kullanılan malzemenin yüzde sekseni yerli üreticilerden elde edildi. Yerli ürün toplam maliyetin yüzde 63’ünü oluşturuyor. Deniz Kuvvetlerinin yerli sektöre verdiği katkı sayesinde bu ürünlerin yurt dışı piyasalara açılması da desteklenmiş oluyor.
Önce denize inecek, motor sonra takılacak
Prezeve Deniz Zaferinin yıldönümünde törenle denize indirilecek olan Heybeliada’nın motor, yönlendirme, elektronik aksam, savunma sistemleri gibi unsurları zaman içinde parça parça takılacak. Geminin denize motorsuz indirilmesi hakkında eleştiriler olsa da Milgem Proje Ofisi Müdürü Yüksek Mühendis Kıdemli Albay Ahmet Çakır bunun bir önlem olduğunu belirtiyor. Bu sayede geminin denize indirilmesi sırasında motor dairesi ve şaftta meydana gelebilecek hasarların önüne geçilmiş oluyor. Denize indirilen gemi kısa zaman sonra kuru havuza alınacak ve motoru takılacak.
Türk Tipi görünmez gemi
2 bin ton ağırlığa, 99 metre uzunluğa sahip olan geminin düşman radarlarında görülmemesi için fiziksel pek çok önlem alındı. Gemi bu sayede ya düşman radarlarına görülmeyecek ya da 50 metre boyunda bir hücumbot gibi görünecek. Düşman gemi böylece hazırlıksız yakalanacak.
Öncelik vurulmamak
Geminin savaş durumunda uzun sure mücadele edebilmesi için öncelik vurulmamaya verildi. Bu amaçla elektromanyetik ve kızılötesi iz salınımı kısıtlandı. Geminin su içinde hareket ederken yaydığı motorun hareket ve suyun yarılma sesi en az seviyeye indirildi. Gemiye uzun hareket menzili ve yüksek sürat yeteneği sağlandı. Hedef olunması halinde ise geminin dümeninin her türlü patlamaya dayanıklı olmasına, kaptan köşkünün balistik koruma altına alınmasına, motorların ve kritik sistemlerin yedekli olmasına dikkat edildi.
Dünyada ikinci Türkiye’de ilk
Dünyada sadece Alman F 124 Fırkateyninde kullanılan ‘Cross Connection’ güç aktarımı sistemi Heybeliada’da da uygulanacak. Bu sayede gemide gücü üreten bir gaz, iki dizel tribünü birbiri ile uyum içinde çalışacak. Gemi hem uzun menzilli hem de kolay hızlanır olacak. Motorların bakım maliyeti de benzerlerinden düşük olacak.
Kapı kolu özel tasarlandı
Geminin radar izdüşümünün bir hücumbotunki kadar düşük olması için en önemsiz görünen detaylar bile ele alındı. Bu nedenle geminin dış kapı kolları dahi yeniden tasarlandı. Kapı mandalının yüzeyde neden olduğu şekil bozukluğu kaportanın altına gizlendi.
Gemi hücrelere ayrıldı
Tamamıyla yerli tasarım olan kaportanın sahip olduğu özellikler gizli tutuluyor. Kaporta patlama, yangın gibi durumlarda sızdırmazlık özelliğini hep koruyacak. Bu sayede hem 100 kişilik gemi personeli zarar görmeyecek hem de bir yerde yangın çıkarsa bu başka bir Alana taşınmayacak. Bu sisteme hücre sistemi adı veriliyor ve başarısı kaportanın içinde gizli tutuluyor.
Camlar Trakya Cam’dan
Kaptan Köşkünde bulunan camlar Trakya Cam’a özel olarak ürettirildi. Camların radar dalgalarına gemi kaportası gibi cevap vermesini sağlayan bu camlar kaptan köşkündeki elektromanyetik dalgaların dışarıya çıkmasına izin vermeyecek. Camlar gemi denize indirildikten sonra takılacak.

Baykal ve Kılıçdaroğlu

Akşam televizyonlarda Deniz Baykal ve Kemal Kılıçdaroğlu'na Alman Vakfı'ndan alınan yardım sorulduğunda her ikisi de "Süt dökmüş kedi" gibiydiler. Her ikisinin de "Benim böyle bir şeyden haberim yok! " derken ki halleri ile bu resimdeki halleri hiç benzemiyordu. Allah'ım sen ne büyüksün! O hırlayan, Kılıçdaroğlu gitmiş, miyavlayan Kılıçdaroğlu gelmişti. Baykal'ın diğer hallerini önümüzdeki günlerde göreceğiz.
Bu ülke daha çok şey görecek, yarınlar aydınlık Türkiyem, yarınlar aydınlık !
Hadi Baykal, Rodos' a kadar yüzer; Kılıçdaroğlu'nun meziyetlerini bilmiyoruz :)

CHP'YE KAPATMA DAVASI !



CHP'YE KAPATMA DAVASI
21 Nisan 2008 07:45
Dosya Anayasa Mahkemesi'nde...

Anayasa'nın 69., Siyasi Partiler Kanunu'nun 67. ve 70. maddelerini ihlal eden CHP için bir yıl önce Anayasa Mahkemesi'ne başvurulduğu ortaya çıktı. Bir TV kanalına yasadışı yollarla 3 milyon YTL aktardığının sabit görülmesi halinde CHP de kapatılma tehlikesiyle karşı karşıya kalacak.
Türkiye, DTP ve AK Parti'ye açılan kapatma davalarının ardından üçüncü bir şokla karşı karşıya. CHP'nin Kanal Türk'e verdiği 4 milyon YTL'lik paranın yaklaşık 3 milyon YTL'si faturalandırılamadı. Üstelik Kanal Türk'ün bu parayı başka kurum ve kişilerden almış gibi gösterdiği tespit edildi. Anayasa'nın 69. ve Siyasi Partiler Kanunu'nun 67 ve 70. maddelerine aykırı olan bu durum Maliye Bakanlığı Gelir İdaresi Başkanlığı tarafından 9 Mayıs 2007'de Anayasa Mahkemesi'ne iletildi. Yüksek Mahkeme, dosyayı CHP'nin 2004-2005 muhasebe kayıtlarıyla birlikte incelenmek üzere raportöre teslim etti. Başvuru sırası dikkate alındığında CHP davasının önümüzdeki günlerde sonuçlandırılması gerekiyor. CHP ile Kanal Türk arasındaki yasa dışı ilişki, ayrıca İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na resmî bir yazıyla bildirildi. Konuyla ilgili detaylı belgelerin yer aldığı dosya 20 Mart 2008 itibarıyla da siyasi partilere kapatma davası açan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya'nın önünde. Bu gelişme Türk siyasetinde ilginç bir tablo oluşturdu. 22 Temmuz seçimlerinin ardından Meclis'te grup kuran üç partinin kaderi artık mahkemenin 11 üyesinin iki dudağı arasında.
Türkiye Cumhuriyeti ile yaşıt CHP'yi kapanma riskiyle karşı karşıya getiren olay geçen yıl patlak verdi. Maliye Bakanlığı incelemesinde CHP'nin Kanal Türk'e 3 milyon dolar aktardığı tespit edildi. CHP yönetimi bu iddia karşısında bir süre sessiz kaldı. Olayın büyümesi üzerine CHP Genel Başkan Yardımcısı Mustafa Özyürek, bir basın toplantısı düzenleyerek sözkonusu paranın 'hibe' değil 'avans' olarak verildiğini ileri sürdü. 'Kanalım CHP'nin emrinde' diyen Tuncay Özkan ise Özyürek'i açığa düşüren bir açıklama yaptı. Özkan, "Bir kişi çıkıp da (biz reklam dışında Kanal Türk'e para verdik) der ve bunu belgelerse intihar ederim." dedi. Maliye'nin derinleştirdiği araştırma olayın gerçek yüzünü ortaya koydu. Buna göre CHP Kanal Türk'e tam 4.102.109,86 YTL aktardı. Bu paranın sadece 1.180.000 YTL'sine fatura kesildiği, geriye kalan kısmın ise açıktan verildiği belirlendi.
Yargıya intikal eden belgelere göre, para aktarımı İş Bankası kanalıyla CHP Genel Merkezi adına yapıldı. Yaşam Televizyon Yayın Hizmetleri Anonim Şirketi'nin Finansbank'taki hesabına EFT yoluyla gönderilen paraların miktarları farklı. Aralık 2004'te önce 500 milyar lira, ardından 2 trilyon 245 milyon lira havale edildi. 2005 yılında 685 milyar 500 milyon, 268 milyar 200 milyon ve 403 milyar 230 milyon lira olmak üzere üç ayrı ödeme daha yapıldı. CHP'den aktarılan bu paranın küsuratlarıyla birlikte toplam 2 trilyon 922 milyar 109 milyon 86 liralık kısmının faturası yok. Bu para Kanaltürk'ün hesaplarında başka kişi veya kurumlardan alınmış gibi gösterilmiş. Kayıtlara göre, Alınan Avanslar Hesabı'nda yer alan borç halen devam ediyor. Belgelendirilen 1 trilyon 180 milyarın fatura tarihi ise 31 Mayıs 2005. '020199' No'lu faturadaki hizmetler şöyle sıralanmış: Atatürk'ün kurduğu partinin öyküsü belgeseli (13 bölüm) Araştırma, planlama koordinasyon Röportaj bilgi belge
Hem Anayasa hem yasalar çiğnendi
Hukukçular kurulma aşamasında Kanaltürk'e gönderilen paraların CHP'yi TV'nin gizli ortağı yaptığına işaret ediyor. 'Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanun'un 29. maddesine göre siyasi partiler radyo ve televizyon yayın izni almış şirketlere ortak olamıyor. CHP'nin bu hükme aykırı davrandığına dikkat çekiliyor. Siyasi Partiler Kanunu'nun 67, Anayasa'nın 69. maddesindeki 'ticarî faaliyette bulunma' yasağı da çiğnenmiş durumda. Yine Siyasi Partiler Kanunu'nun 70. maddesinde yer alan 'bir siyasi partinin amacına aykırı şekilde gider yapma yasağı' yok sayılıyor. SPK'nın 72. maddesine göre 'parti üyelerine, diğer gerçek ve tüzel kişilere' hiçbir şekilde borç verilemiyor. Ancak CHP yönetimi bu maddeyi görmezden gelmiş.
Maliye Bakanlığı Gelir İdaresi Başkanlığı, 9 Mayıs 2007'de konuyu Anayasa Mahkemesi ve İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na iletti. Anayasa Mahkemesi, 2851 sayılı evrakı CHP'nin dosyasına belgeleri ile birlikte koydu. Belgeler siyasi partilerle ilgili dosyaları tutan ve SPK ile Anayasa hükümlerine aykırı eylemleri mütalaa edip gerekirse kapatma davası açan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'na da 20 Mart 2008'de gönderildi.
Yazıda, Anayasa ve Siyasi Partiler Kanunu'nun ilgili hükümleri hatırlatılırken Başsavcı Abdurrahman Yalçınkaya'nın konuyu değerlendirmesi istendi. 2075 sayılı evrakta şu ifadeler kullanıldı: "SPK'nın 74'üncü maddesinde 'Siyasi partilerin mali denetimi Anayasa Mahkemesi'nce yapılır. Anayasa Mahkemesi, siyasi partilerin mal edinimleri ile gelir ve giderlerinin kanuna uygunluğunu denetler. Siyasi partilerin genel başkanları, karara bağlanarak birleştirilmiş bulunan kesin hesap ile merkez ve bağlı ilçeleri de kapsayan iller teşkilatının kesin hesaplarının onaylı birer örneğini haziran ayı sonuna kadar Anayasa Mahkemesi'ne ve bilgi için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'na vermek zorundadırlar.' hükmü vardır. Bu itibarla Başsavcılığın bilgilendirilmesi ile konunun (Anayasa ve yasada yer alan) hükümler açısından Başsavcılığınızca değerlendirilmesi hususunda bilgi ve gereğini arz ederim."

"YÜREĞİNİZ YETİYORSA KARŞIMA ÇIKIN ! "zahid akman


Zahit Akman meydan okudu
RTÜK Başkanı Zahid Akman, hakkındaki iddialara cevap verdi. Akman, CHP'li Kemal Kılıçdaroğlu ve Doğan medyasının kalemşorlarına seslenerek, "Yüreğiniz yetiyorsa dilediğiniz kanalda canlı yayında karşıma çıkın ve iddialarınızı ispatlayın" çağrısı yaptı.


RTÜK Başkanı Zahid Akman, özel bir televizyon programında CHP ve Aydın Doğan medyasının hakkındaki iddialarına cevap verdi. İşte Akman'ın meydan okuyan açıklamaları: ONLARCA TEKZİP VE İHTAR KARARLARI VAR"İstifa etmemi gerektirecek bir şey olursa her izzetli bürokrat gibi istifamı açıklarım. Bir siyasi partinin bana yaptığı saldırı sonucunda istifam isteniyor. Vereceğim en önemli cevap yerimde kalmaktır. İddialar geçmişe dönüktür. Yapılan bu saldırılara karşı kendimi ifade edebilecek bir imkana sahip değilim. Sadece Türk yargısından alacağım tekzip kararıdır. 11'in üzerinde tekzip kararı ve onlarca ihtar kararları var. Neyle suçlandığımı halen bilmekte değilim. Medyanın gücünü kullanarak gerçekdışı iddialarla bana saldırılıyor.”BÖYLE AHLAKSIZLIK OLUR MU?“Yargının kararı ile ilgili bir şey söylemem mümkün değil. Benim 2005-2007 dönemimdeki başkanlığın dönemimde ticari faaliyette bulunduğum iddiasıyla bunu öne sürdüler. Kurulun üyeleri arasında hukukçu üyeler var. O dönem benim başkan olduğum dönem olsaydı eksiklik o dönemde bitmiştir. Ben tamamen yeniden 2007 yılında göreve geldim. Zaten o dönemde benim ticari faaliyetlerimi sonlandırdığım konusunda beyanlarım var. 'Zahit Akman ticari faaliyetlerini gizledi, yalan söyledi' diye utanmadan gazete manşetleri çekenlere, benim RTÜk Başkanı olarak her hangi bir şirkette yöneticilik yapmak yerine ticaret yapabilirim. Ben etik olarak bütün ticari faaliyetlerden çekildim. O yalancılar bunun bir belgesini ortaya çıkarsınlar. Böyle bir ahlaksızlık olmaz. Benim 7 milyon dolarlık bir armada olayımdan söz ediyorlar. Burada değer olarak 41 milyar liralık bir değer var. 2003 yılında bu olay oluyor. Ben 2005 yılında RTÜK Başkanlığına seçildim. Toplam hissemiz yüzde 3 civarındadır. Böyle ahlaksızca bir şey olur mu? Sanki bu paranın tamamı benimmiş gibi kamuoyu önünde küçük düşürüyorlar. Elbette yargı önünde hesaplaşacağız.”YÜREĞİNİZ YETİYORSA ÇIKIN KARŞIMA “Kemal Kılıçdaroğlu ve Hürriyet gazetesi ile ilgili bir sürü tekzip var. Böyle bir ahlaksızlık olur mu? Kamuoyu bu tekzipleri bilmiyor. Yayınlanmıyor çünkü. Medya terörü estiriyorlar. Kılıçdaroğlu ve onların yöneticilerine, Özkök, Zafer Mutlu, beni suçlayacak nitelikli belgeniz varsa istediğiniz televizyonda sizinle karşı karşıya her şerefli insan gibi bu iddiaların cevabını vereceğim. Yüreğiniz yetiyorsa, dokunulmazlık zırhınızın arkasına saklanarak çıkıp, beni kamuoyunun önünde küçük düşürmeye çalışıyorsunuz. Cevabını veremediğim bir tek soru olursa her şerefli insan gibi gereğini yapacağım. Ama aynısını siz yapar mısınız bilemem.”TÜRKİYE'DE BİR ŞEY BULAMIYORLAR, ALMANYA'DAN GELEN YALAN BELGELERLE İFTİRA ATIYORLAR“Yalan söyleyip haysiyetsizlik yapanlar var. Eğer benle ilgili bir suç varsa Almanya beni içeri almak ister. Almanya'da şirket ortaklıkları olunca oturum da almam gerekti. Bir daire almam gerekti ve bir kooperatife üye oldum. Denetleme kurulu beni yönetim kuruluna aldı. 2005 yılında ayrıldı. Kılıçdaroğlu, Akmanın davetiyle insanlar kooperatife üye oldular ve zarar ettiler diyor. Böyle bir ahlaksızlık var mı? Bu iddiaların atıldığı dönem ben Amerika'daydım. Ben 4 yıllık dönemde yüzlerce karara imza attım. Bu süreçte RTÜK'ün faaliyetleri var. Bu 4 yıllık dönemde her tür denetimden geçiyor. Bir satır bir şey söyleyebiliyorlar mı? Bununla ilgili bir tek satır söyleyemeyenler, Almanya'dan aldıkları ne düğü belirsiz şeyleri, kağıtları sallayarak gazetecilere gösteriyorlar. Benimle ilgili tek kuruşluk bir iddia getirsinler. Bu konuda ne kadar duyarlı olduğumu en iyi onlar biliyor. Benim bir ticari ilişkim yok.”GERÇEKLERİ AÇIKLA KILIÇDAROĞLU!“Ben 5 çocuk babası, haysiyetli şerefli bir insanım ve kazandığım parayla çocuklarımın geleceğini kurdum. Bir ticari faaliyetim yok bu 4 yılda. Bir tek televizyoncuya desinler ki Akman'ın başkanlığı döneminde bazı televizyonlara bir ayrımcılık yapıldı mı? Sorsunlar. Nazlı Hanım (NAZLI ILICAK) benimle ilgili iddialarını ispatlarsa sevinirim. Benimle ilgili bir iki yazı da yazdı ama ben ne için yazdığını bilmiyorum ama bu haksız ve yalar bir iddia. Kemal Kılıçdaroğlu, mahkemeyi 6 gün izledi. 6 gün boyunca Zahit Akman'la ilgili ne duydu. Suçladığı insan şerefli bir kurumun başkanı. Kuryelik yapmış diyor. Kim söylüyor, itirafçı sanık. Bir an önce tahliye olmak için bunları söylüyor. Hakim söylüyor, siz bu açıklamaları kendinizi kurtarmak için yapıyorsunuz ve sizi tahliye etmiyorum diyor. Kılıçdaroğlu, bunları neden söylemiyor?”ÖNCE KENDİLERİNE BAKSINLAR"Bu yayın grubunun bizden izin almadan kanal yayını yaptığı bir dönemde benden böyle bir istekte bulunmalarını çok anlamlı buluyorum. CHP yardım almaması gerekirken bir yabancı vakıftan yardım almış. Bunun elbette hesabını verecek. Ama benimle ilgili bir mahkeme kararı yok. Anayasa Mahkemesi'nin kararıyla istismar yaptıkları ortada. Dini istismar ettiğimiz söylüyorlar, Sayın Sav'ın sözlerine bir baksınlar. Sav'la ilgili ne gibi bir işlem yaptılar. Şerefli insanların şerefi ile oynamasınlar."ONLARA BU ZEVKİ TATTIRMAYACAĞIM"Bütün bu iddialar 4 yıl öncesine ait iddialar. Ben 4 yıldır da RTÜK Başkanıyım. Buldukları şeyler benim mal beyanımda ifade ettiğim ortaklıklar, gizlemediğim şeyler. Bizi yiyip bir takım hedeflerine ulaşabileceklerini düşünüyorlar. Ben onlara bu zevki tattırmayacağım."

BU KEZ ÇAMURUN İZİ KALMAYACAK !


Haftalardır basın toplantılarıyla iktidara ağır suçlamalarda bulunan CHP Grup Başkan Vekili Kemal Kılıçdaroğlu, söz verdiği halde son anda canlı yayına çıkmaktan vazgeçti.
Habertürk'teki Söz Sende Programı'nın sunucusu Balçiçek Pamir'in AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat'la 'televizyonda hesaplaşma' davetini kabul eden Kılıçdaroğlu, son anda programa katılmaktan vazgeçti. Bunun üzerine Fırat, programa tek başına katıldı.
CHP'li Kemal Kılıçdaroğlu ile AK Partili Dengir Mir Mehmet Fırat arasında yaşanan tartışma ilginç bir boyuta taşındı. Habertürk'ten Balçiçek Pamir, Kemal Kılıçdaroğlu'na "canlı yayına çıkar mısınız" teklifi götürdü. Kılıçdaroğlu da buna "elbette" cevabını verdi. Ardından aynı teklif AK Partili Mir Mehmet Fırat'a götürüldü. Fırat'tan da olumlu cevap alınınca Habertürk, büyük buluşmanın tanıtım bandını ekrandan döndürmeye başladı. Ancak program saati geldiğinde izleyicileri bir sürpriz bekliyordu. Fırat, söz verdiği gibi programa gelirken Kılıçdaroğlu'un olmadığı gözlendi. Balçiçek Pamir, İnternethaber'e olayın perde arkasını şöyle anlattı: "Sn. Kemal Kılıçdaroğlu ile bugünkü Söz Sende programına katılması için sözleştik. Sn. Dengir Mir Mehmet Fırat ile de görüşüp onayını aldım. Tanıtımlarımız sabah saatlerinden itibaren yayınlanmıştır. Ancak Sn. Kemal Kılıçdaroğlu nedense programa gelmekten vazgeçmiştir. Açıklama olarak şahsıma "gelirsem bir tek size geleceğim ama iki/ üç gün içinde. Önce sorularımı Dengir Bey cevaplasın." demiştir. Sayın Fırat, canlı yayında her soruyu cevaplayacağını belirtmesine rağmen Kılıçdaroğlu programa gelmeyeceğini açıklamıştır. Ben de kendisine 'eğer gelmezseniz korktu kaçtı konumuna düşersiniz, bu CHP'ye yakışmaz. Ortaya bir iddia atıp çekilmek olmaz, gelin canlı yayında ne iddianız varsa arkasında durun' dedim. Kılıçdaroğlu biraz düşeneceğini söyleyerek benden bir saat izin istedi. O saatten sonra da ulaşılmaz oldu. Yayına katılmama hakkı kendisine aittir elbette. Ama Dengir bey ile bir araya gelme isteğini benim canlı yayınımda geçtiğimiz cuma günü kendisi dile getirmiştir. Olay bundan ibaretti."

22 Eylül 2008, Pazartesi



Gittiğim şehirler

  1. Adana
  2. Afyon
  3. Amasya
  4. Ankara
  5. Antalya
  6. Artvin
  7. Aydın
  8. Balıkesir
  9. Bartın
  10. Batman
  11. Bayburt
  12. Bilecik
  13. Bolu
  14. Burdur
  15. Bursa
  16. Çorum
  17. Denizli
  18. Diyarbakır
  19. Düzce
  20. Edirne
  21. Elazığ
  22. Erzincan
  23. Erzurum
  24. Eskişehir
  25. Gaziantep
  26. Giresun
  27. Gümüşhane
  28. Isparta
  29. İçel
  30. İstanbul (burada yaşıyorum zaten)
  31. İzmir
  32. Kahramanmaraş
  33. Karabük
  34. Kastamonu
  35. Kayseri
  36. Kırıkkale
  37. Kırşehir
  38. Kocaeli
  39. Konya
  40. Kütahya
  41. Malatya
  42. Manisa
  43. Mardin
  44. Muğla
  45. Nevşehir
  46. Niğde
  47. Ordu
  48. Osmaniye
  49. Rize
  50. Sakarya
  51. Samsun
  52. Siirt
  53. Sinop
  54. Sivas
  55. Şanlıurfa
  56. Tekirdağ
  57. Tokat
  58. Trabzon
  59. Van
  60. Yalova
  61. Yozgat
  62. Zonguldak

ABD MALLARINA BOYKOT PARADOKSU !

Boykot Üzerine
“Boykot” Paradoksu
Üretimden ve Tüketimden
gelen gücün birleştirilmesi

Av. M. Bülent Deniz
Tüketiciler Birliği
Genel Başkanı
Hak İşçi Sendikaları Konfederasyonu
“Tüketici Politikalarında Sendikaların Rolü”
Panel
06 Haziran 2003
Grand Anka Oteli/İstanbul
Giriş

Birkaç on yıldır sokaktaki insan, herhangi bir yetkili-etkili makam işgal etmese de, ülke politikalarına zaman zaman müdahale edebileceğini gördü. Sokaktaki insanın “tüketici kimliği”ni farketmesiyle başlayan bu süreç, “tüketimden gelen bir güç”ün varlığını ortaya koydu. Geçmişte işçi sınıfının üretimden gelen gücü kavramı ile tanışan sokaktaki insanın, kendisine ait ve kolayca kullanabileceği gücü ile ulusal politika bir yana, uluslararası politikalara bile karışma, değiştirme ve müdahale olanağı bulunmaktadır.

Özellikle tüketicinin kendi devleti ile başka devletler arasındaki sorunlarda sıkça başvurulan bu güç ile arada sorun yaşanan devlete ait firmaların ürettikleri mal ve hizmetlerin satın alınmayarak cezalandırılması ve böylelikle ekonomik yönden bir zaaf oluşturularak, aradaki sorunun kendi ülkesi lehine çözümü için karşı devlet mevcut politikadan sapmaya zorlanmaktadır.

“Ben tüketmezsem, sen satamazsın, satamazsan batarsın” şeklinde özetlenebilecek bu gücün, yeni dünya düzeni (!) ile birlikte küreselleşme olgusu karşısında zaafa uğradığı veya etkisini yitirdiği iddiaları bir hayli tartışılmaktadır.

Malların milliyeti

Küreselleşen ekonomik düzen ile birlikte tüketiciye sunulan mal ve hizmetlerin milliyetini tespit olanağı ortadan kalkmış bulunmaktadır. Sözgelimi; bir bilgisayarın kasası bir ülkede, içindeki çipler bir ülkede, fişleri bir ülkede yapılmakta, başka bir ülkedeki şirket tarafından dünya pazarına sunulmakta, dünya pazarına sunulan bu bilgisayar kendi ülkesindeki yerli bir firma tarafından ithal edilmekte ve iç pazara satılmaktadır.

Şimdi, bu bilgisayar acaba hangi ülkenin malıdır, milliyeti nedir?

Bu sorunun yanıtı küreselleşen ekonomik düzende artık kolay kolay verilememekte, mal ve hizmetlerin milliyetinin ortadan kalktığı, milliyetsiz olduğu sonucuna varılmaktadır. Bu durumda yukarıda sözünü ettiğimiz tüketicinin tüketmeme gücünü kullanarak ulusal ve hatta uluslararası ilişkilere müdahalesinin de zayıflamış olduğu, hatta yok olduğu ifade edilmektedir.

Yerli girişimci zarar görecek mi?

Tüketici boykotunun bir diğer paradoksu da, özellikle belli bir ülke mallarına karşı yürütülen boykotlar ile yerli girişimcinin de zarar görmesi ve buna bağlı olarak istihdam sorununun ortaya çıkmasıdır.

Özellikle Türkiye gibi ekonomisi bıçak sırtında olan ve yoğun istihdam sorunu bulunan ülkelerde uygulanmaya kalkan tüketici boykotu ile boykota tabi mal ve hizmetleri ülkeye ithal eden, distribütörlüğünü yapan, yan sanayiini oluşturan, mal ve hizmetlerin tanıtım ve reklam çalışmalarını yürüten firmalar bundan etkilenmektedir. Bu durumda boykot edilen mal ve hizmetle ilgili bulunan bu firmalar çalışmalarını ve yatırımlarını askıya almakta, iptal etmekte ve hatta sona erdirmektedir. Bu durumda yerli girişimci zarar görmekte, kapanan işyerleri ile birlikte yeni işsizler meydana gelmektedir.

Boykota katıl-yan gel yat!

Diğer yandan tüketici boykotlarının toplumsal refleksleri harekete geçirmesi, canlandırması gerekirken, tam tersi olası diğer tepkilerin de önünü kestiği, toplumsal refleksi zayıflattığı, tepki vermesi muhtemel bireyleri tembelliğe ittiği de, son dönemlerde tüketici boykotlarına getirilen eleştiriler arasında yer almaktadır. Boykota katılmakla rahatlatılan vicdanlar, yapılması gereken başka girişimler için harekete geçmemek için kendince geçerli bahaneleri bulmuş olmaktadır.

Sonuç olarak; küresel ekonomik düzen, tüketici boykotları ile ilgili bu üç paradoksu ortaya çıkarmıştır.
Başarılı bir boykot örneği:chesterfield

Ancak tüm paradokslarına rağmen tasarlanmış, uygulanmış ve başarılı sonuçlar vermiş olan boykot örnekleri bulunmaktadır. Philip Morris firması tarafından üretilen ve üzerinde cami resmi bulunan Chesterfield sigarasının üzerindeki bu resim, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın tüm girişim ve ricalarına rağmen ilgili firmaya kaldırtılamamış, Tüketiciler Birliği’nin konuya el atarak firmanın yöneticileri hakkında suç duyurusunda bulunması ve ardından sigara paketi üzerindeki cami resminin en kısa sürede kaldırılmaması halinde, tüketicileri bu sigara markasını satın almamaları için boykota yönlendireceklerini açıklaması üzerine, dünyanın dev firmalarından olan Philip Morris firması, 111 ülkede sattığı sigara paketi üzerindeki cami resmini kaldırmıştır.

Tüketici boykotta, iktidar kolkola...

El-Aksa İntifadası ile birlikte Müslüman ülkelerde ABD ve İsrail orijinli mal ve hizmetlerin satın alınmaması yönünde dönem dönem tüketici boykotları uygulanmaktadır. Ancak genel olarak gerçekleşen tüketici boykotlarının başarılı olduğu söylenememektedir.

Yukarıda sözü edilen üç paradoksun yanına boykot yapan tüketicinin bizatihi kendi siyasi iktidarının, askeri ihaleler başta olmak üzere kamu ihalelerinin büyük bir kısmını ABD ve İsrail firmaları ile yürütmesi gerçeği, boykotun etkisini ortadan kaldırmaktadır. Örneğin; Filistin’de 2002/Mart döneminde meydana gelen olaylarda Türk kamuoyu ciddi olarak tepki vermiş, tüketici boykotu tasarlanmış ve ancak dönemin hükümetinin İsrail firması ile tank ihalesi yapması ortaya bu paradoksu çıkarmıştı. Bir taraftan sokaktaki tüketici ABD. ve İsrail mallarını boykot ederken, öte yandan mevcut siyasi iktidarın bu ülkelerle kamu ve askeri ihalelerde fırsat tanıması, İsrail firmalarına tank ihalesini vermesi, boykotun başarı şansını ortadan kaldırmıştır.

Irak saldırısı ve abd. boykotu: mal yerine, yaşam tarzını boykot

Irak saldırısı ile birlikte harekete geçen savaş karşıtı kamuoyu, bir yandan kendi ulusal iktidarını savaş karşıtı tercihte bulunmaya zorlarken, öte yandan tüm dünyada gelişen ABD. mallarını boykot sürecinde kendini ifade etme ihtiyacı duymuştur.

Bu süreçte derneğimize ABD. mallarına boykot kampanyası başlatmamız konusunda çok yoğun talepler ulaşmıştır. Ancak bu yazıda sözü edilen tüm paradoksları gözönünde tutarak, “ABD. mallarına boykot” şeklinde başlatılacak bir kampanyanın başarılı olamayacağı sonucunu ve boykotun ABD. yaşam tarzına, yayılmacılığına ilişkin bir tepki olarak gerçekleştirilmesinde yarar olduğu sonucuna varılmıştır. Bunun için ABD. yaşam tarzının sembolü haline gelmiş olan hamburger, kola, havayolu firması ve dolar ile sınırlı bir boykot kampanyası kamuoyuna önerilmiştir.

Bu boykot çalışmasında, boykotun lokomotifi olmak yerine kamuoyunda kendiliğinden başlayan bu sürecin desteklenmesi ve örgütlenmesine katkı sağlanması tercih edilmiş, bu anlamda gerek ABD. yaşam tarzının boykot edilmesi ve gerekse tıp çevrelerinde başlayan ABD. firmalarının ilaçları yerine muadillerinin yazılması kampanyaları desteklenmiştir.

Saldırının sıcak günlerinde gerçekleştirilen bu kampanyada, yukarıda sıralanan paradokslardan biri olan tepkilerin pasifleşmesi sonucu, -beklenilenin aksine- ortaya çıkmamış, bu durumun mevcut sorunun insani boyutunun dramatik olması yanında, tüketmeme kampanyasının doğru tasarımla doğru hedefe yönlendirilmiş olmasından kaynaklandığı tespit edilmiştir.

Kampanyanın etkisi kısa süre sonra ortaya çıkmaya başlamış, özellikle hamburger ve kola satışlarında ciddi düşüşlerin yaşandığı kaydedilmiş, nitekim Mc Donalds firması ülke çapında şube sayısını büyük ölçüde azaltma kararı almıştır.

Dolar almıyoruz

Irak saldırısı esnasında yürütülen bu kampanyanın beklenmedik başarılı bir sonucu da, kamuoyunda USD. Dolarına karşı tepkinin oluşmasıdır. Özellikle 2001 yılında başlayan krizle birlikte kriz sürecinde dolar kurunun belirleyici bir parametre olması, tezkerenin TBMM.nden geçmemesi üzerine, aynı şekilde spekülatif olarak dolar kurunun arttırılarak kaos oluşturulması, derneğimizin uzun bir süredir seslendirdiği bir konunun kamuoyu tarafından paylaşılmasına yol açmış, artık ekonominin yeni bir parametreye ihtiyacı olduğu genel kabul görmüştür. Nitekim aynı kampanya içinde dolar kullanmayarak, dolarize hale gelen ekonomik ilişkilerin başka parametrelere bağlanması gerekliliğine yapılan vurgu, kamuoyundan olumlu tepki almış, kendiliğinden gelişen kampanyalar ile dolar kullanılmaması yönünde internet siteleri oluşturulmuş, yoğun bir enformasyon süreci yaşanmıştır.

Irak saldırısı esnasında dolara karşı sokaktaki insanın başlattığı bu kampanya, günümüzde dolar kurunun düşmesi nedeniyle zor durumda kalan ihracat firmaları tarafından da benimsenir oldu ve firmalar bazında dolarize olan ekonomik ilişkilerin başka bir parametreye bağlanmasının zamanının geldiğine hükmedildi ve dolardan ciddi bir kaçış başladı.

Sonuç olarak, tüm parodokslarına rağmen Irak saldırısı esnasında yürütülen tüketici boykotları doğru tasarlanmış, hedefler doğru belirlenmiş ve daha önceki boykotların aksine gelip geçici olmaktan çok kalıcı bir nitelik kazanmıştır. Saldırı ülke gündeminde yer almamasına rağmen tüketicilerin, saldırı esnasında başlayan boykotu devam ettirdiği, mal ve hizmet satın alırken, ABD. orijinli firmaların üretimini satın almamaya halen özen gösterdiği gözlemlenmektedir.

Ulusal karar alma mekanizmasına etki
Boykotun bu üç paradoksuna rağmen, doğru tasarlanması, hedefin doğru belirlenmesi ve özellikle tüketimden gelen gücün, üretimden gelen güç ile birleştirilmesi halinde tüketici boykotları hala işgören bir mekanizma olma özelliğini korumaktadır.
Özellikle ulusal karar alma mekanizmalarına etkinin amaçlandığı durumlarda, tüketici boykotu ile grev eylemlerinin bir arada geçekleştirilmesi halinde, bir taraftan toplumsal dayanışma ve ortak hedefe yönelme duygusu oluşturulabilmekte, diğer yandan üretimden ve tüketimden gelen gücün birleşmesiyle doğacak sinerjinin, karar alma mekanizmalarına etkisi daha şiddetli olacaktır.
İşçi sınıfının örgütlülük tarihinin eski olması, grev eyleminin tüketici boykotundan çok daha kısa sürede sonuç vermesi nedeniyle özellikle ulusal karar alma mekanizmalarına etkinin amaçlandığı durumlarda grevin tüketici boykotu ile birlikteliği düşünülmeli, bunun için işçi sendikaları ve tüketici örgütlerinin işbirliklerinin arttırılması ve bu durumu gözetmeleri gerekmektedir.

Ulusal karar alma mekanizmalarına etki edilebildiği sürece, seçimden seçime oy vermekle sınırlı olan ülke demokrasisinde sıçrama yapılarak, katılımcı demokrasinin önü açılmış olacak ve bireylerin kendileri ile ilgili karar alma süreçlerine katılımı sağlanacaktır.

13 Aralık 2004

Görele de dondurma hikayesi...


Konu dondurmanın lezzeti değil. İlçe merkezinde sokakta yan yana sıralanmış 3-5 dondurmacı varmış(ben gidip görmedim,bu anlatım skylife dergisinden alınmıştır). Dondurma üzerinden yürüyen bir paylaşım varmış burada.

Canınız ufak bardaklarda satılan dondurmayı çekti diyelim; gidip alıyorsunuz ve üstüne bir de iyilik yapmak istiyorsanız,dondurmacıya şunu diyorsunuz."Şu kadar ytl'lik de sebil lütfen". Bundan sonrası ilginç. Dondurmacı çanlara vurarak verdiğiniz para kadar dondurmayı yoldan geçenlere "Dondurma Sebil, gel vatandaş!" şeklinde duyurarak dağıtıyor. Özellikle çocukları ya da ihtiyacı olanları sevindirmenin çok kibar bir yolu kanımca.

Ne güzel bir adet, ne güzel bir paylaşım...

Tatillere bakış açıları...

Adı Hakan. Bir tur şirketi aracılığı ile Alanya'ya gidecekti. Tek başına; müzik, eğlence, kızlar...
Bir tatilden başka ne bekleyebilirdi ki!
Uçak ile Antalya'ya indi, oradan servis ile otele geçti. Görsellik şimdiden kanını harekete geçirmişti bile. Tertemiz deniz, 5 yıldızlı otel ve eğlence. Eğlencenin kokusu burnuna, otelin lobisinde karşılaştığı rus kızla tebessümleştiğinde gelmeye başlamıştı.Ve tatili bitti. Onbeş günlük tatilinin nasıl bittiğini anlamadı. Çok eğlenmişti. Denizin tadını çıkarmış, bronzlaşmış, kızlarla eğlencenin dibini bulmuş, tıka-basa yemiş-içmiş, sarhoş olmuştu. Dönerken; şu tatil onbeş gün daha sürse ne olurdu sanki diye içinden geçirmişti. Cennetti orası.
Adı Ömer. İzine çıkacaktı. Onbeş gün boyunca izin kullanacaktı. Hazırlıklarını yaptı, izine çıkacağı gece yola çıkacaktı, vakit kaybetmemeliydi. Herşey tamamdı. Biraz sıkıntılı bir yolculuktan sonra Bosna'ya vardı. Tunus neresiydi, Bosna neresi. Gelmişti işte! Hiç tanımadığı insanlarla kucaklaştı. Orada olanlar gelişinden mutluluk duydular. Onlar da onu tanımıyordu ama kardeşleriydi. Ömer, onların yardımına koşmuştu. "Bosna'da kardeşlerim zulüm altındayken nasıl rahat ederim" düşüncesi ile onlarla omuz omuza savaşmak için gelmişti. Tatilini(iznini) burada onların yanında olarak geçirmek için gelmişti. Onlarla beraber savaştı, kan gördü, şehadeti gördü, yaralanmaları şahit oldu. Yedikleri, içtikleri belli değildi. Bazen kuru ekmek ile gün geçirdiler. Şehit olamadı ama izninden dönerken; kardeşlerine omuz vermenin hazzı ile ülkesine döndü. "Keşke daha kalabilseydim!" diye düşünerek. Elinden bu gelmişti.
Hakan'ın hikayesi, bir örnekleme hikayedir, günümüz şartlarında sürekliliği mevcuttur.
Ömer'in hikayesi; isim ve ülkesi farklılık arzedebilir, ancak istisnai de olsa yaşanmış mücahid hikayesidir.
Kendi ismi Ahmet, Mehmet, İmad, Ebuzer olabilir, Doğduğu ülke Tunus, Cezayir, Filistin, Sudan, Almanya, İngiltere, Türkiye olabilir. Onun için doğduğu ülke topraklarının konumundan ziyade, kardeşlerinin olduğu yerdeki durumları daha önemlidir.

18 Eylül 2008 Perşembe

Fikret Bey...

Sadece bir insan. O kadar. Çok fazla vasfı yok. -Ağzı ile kuş tutmuyor-o cinsten yani. Ama insan...
Müslüman değil, kendi öyle söylüyor. "Ateistim" diyor. İnanasım gelmiyor. "Elhamdülillah Müslümanım!" diyenden daha müslümanca yaşıyor. Ticaretle uğraşmıyor, yalan söylemek zorunda kalırım diye. Hiç bir iş yapmıyor. "Yapacağım her iş, riyakarlık, yalancılık barındırıyor" diyor. "Böyle davranmazsan iş yapamıyorsun, böyle davransam, kendime ihanet ederim." diyor. Saygı duyuyorum, mecburen. Çünkü, gerçekten hayat bu hale dönmüş durumda.
Öyle biri düşünün ki, hep o sizi arasın, siz arayamasanız da. Hep o halinizi hatırınızı sormak için, telefon açsın. Hayatınızdaki ufak ya da büyük değişiklikleri hiç atlamasın, bu zamanlarda hep yanınızda olmak için çaba sarfetsin, siz onun için bir şey yapmıyorken. Doğduğunuz günü hiç atlamasın. Hatta, kendi yaşına bakmadan(benden büyüktür), bir pasta alıp, sizi ziyarete gelsin, "Doğum günün kutlu olsun!" diye. Siz belki de doğum gününüzü hiç önemsemiyorsunuz, ancak önemseyen birileri karşınıza dikildiğinde, gözlerinizi dolduruyor. Buna dost deniliyor, kenarda köşede kalmış böyle insanlar diyorsunuz. Karşılık beklemeden, sizi önemseyen ve önemsediğini, her fırsatta hissettiren.
Tanışıklığımız bile bu kadar değeri hakedişinizle ters orantılı. Altında çok emekler barındırmayan, size bunları yapmasına sebep bir zemin oluşturmayan, tanışma ve ardı.
Fikret Bey, sağolun.
Bir de deseniz; "Ben ateist değilim artık!" ne mutlu edeceksiniz beni.

15 Eylül 2008 Pazartesi

yar...

"Yar!" ne hoş bir kelime. Tam karşılığını bulduğunda...
"Yar!" dediğinde, ve karşıdan ses aldığında,ne güzel bir duygu yaşatır adama, ya da kadına.
Yar, en güzel zamanlarını paylaştığın,en acı günlerinde yarenlik edebildiğin olabildiğinde,çook şey ifade eder. Bu kelime de değerini bulamayanlardan,yazık!
İçi doldurulamamış bir yar deyişin hiç mi hiç anlamı yoktur.Yarin, bu sesi duyduğunda,sımsıkı sarabilmeli seni. O an, en kötü anın ya da en mutlu anın olsa da.
Hala sesleniyorum; "Yar!" "Yar!" "Yar!" diye...
Her seslenişte daha da yarıldığını hissediyor insan!

insanoğlu...

İnsanoğlu, ilginç varlık. Önce doğuyor, el bebek-gül bebek büyütülüyor. Çocuk oluyor, neşeleniyor, ağlıyor, hayatın gerçeklerini öğrenmeye başlamamışken, sığ yaşantısı içinde mutsuzlukla az tanışıyor. Varsa-yoksa arkadaşlarım diyor, onlarla birarada olmak istiyor.Okulla tanışıyor, daha fazla arkadaşı oluyor.İçlerinden bazılarını seçiyor; "Bunlar benim en iyi arkadaşlarım" diyor. Onlarla paylaşmaya başlıyor.Kavgayı öğreniyor, kavga ediyor,bu arada büyüyor.Orta okulda arkadaş kavramı oturmaya başlıyor, kemikleşiyor.Lise ye geliyor bir şekilde.Orada artık arkadaş değişiyor,dost oluyor. Delikanlılık ruhu devreye giriyor.Kız olsun erkek olsun bu dönem, arkadaş,dost için ölünecek zamanlar oluyor.Sonra üniversite; burada biraz menfaatler çarpışıyor gibi.Arta kalan dostlar(ki; onların adı değişiyor gerçek dost oluyor)-Halbuki , dost dediğin şey zaten,gerçektir.Süreç; kültürler eşitse ve maddi düzey aynıysa,dostluk ilerleyip gidiyor.Birbirine yaslanmalar başlıyor.Biri eksik kaldı mı, diğeri tamamlıyor. Bu döngü taa ki, birinin su koyvermesine kadar devam ediyor.Yaş belirli bir yere geldiğinde,beylik sözler ezberlemeye başlıyorsun"Dost ararsan cebine bak" "Dost kara günde belli olur" misali.Ya da "dost diye bir şey yok"deyip çıkıyorsun işin içinden.Emeklerine acıyorsun.Dostlar(!) size tavsiyem; kimseye emek vermeyin,herkese yardım edin.Kimseden bir şey beklemeyin, herkesin yanında olun. "Ne güzel dosttu" denilesi insanların bittiği dönemdeyiz.Siz varsınız,yanınızda kimse yok.Tek başınasınız.Bir büyüğün dediği gibi "Dost ararsan Allah yeter!" gerisi hikaye.

14 Eylül 2008 Pazar

ATİLLA YAYLA'DAN BOMBARDIMAN!


Sola 'tapınma' ve demokrasi Ergenekon olayı hem sol içinde solun ne olduğu ve özel olarak Ergenekon hakkında nasıl bir tavır alması ve genel olarak Türkiye'de nasıl bir işlev üstlenmesi gerektiği hakkında hem de solun dışında solun ne olduğu ve Türk solunun nerede bulunduğu üzerinde bir tartışmayı ateşledi.Bunun iyi bir durum olduğunu söyleyebiliriz.Netice itibarıyla fikir ihtilafları ve tartışma, fikir alanında gelişme ve ilerlemenin başlıca ve en önemli yoludur. Umulur ki, bu tartışma usulüne uygun olarak devam eder ve sonunda solu siyasi ve entelektüel olarak daha ileri noktalara taşır. Bu tartışma benim için de çok yararlı olmakta.Üniversite yıllarında sağcı sosyalist çevrelerde bulunan ve daha sonra dönen ve ideolojik tercihini liberalizm olarak belirleyen bir akademisyen olarak tartışmadan bazen yeni şeyler öğreniyorum ve her halükarda bu tartışmayı izlemekten çok zevk alıyorum.Ve bunun gecikmiş bir tartışma olduğunu, çoktan yapılmış olması gerektiğini düşünüyorum.Hem dünyada hem Türkiye'de entelektüel muhitlerde solun sayı ve yayın olarak diğer akımlara göre çok daha büyük bir ağırlığa sahip olduğunu biliyor ve görüyoruz. Ama bu, solun entelektüel alanda muzaffer ve hakim olduğu anlamına gelmiyor. ..Solun entelektüel hegemonyası artık çok gerilerde kaldı. Yeni kavram ve teoriler üretmekte ve eski tezleri yeni diye pazarlamakta pek mahir olan sol aslında birkaç on yıldır özellikle liberal tezlerin ağırlığı altında eziliyor.Fikir alanında zaten iflas etmiş olan sosyalist düşünce, komünist blokun çöküşüyle iflasını pratik alanda da tescilledi. Ve bazı yazarların 'büyük çöküş' dediği bu çöküş solun entelektüel krizini iyice derinleştirdi. Bu çöküş bazı açık fikirli ve dürüst sol aydınları ciddi bir öz eleştiri ve düşünme sürecine iterken kimi sol entelektüeller sanki hiçbir şey yaşanmamış ve değişmemiş havasında yazmaya ve konuşmaya devam ediyor.Türkiye solu içindeki tartışmada da bunun çok hoş örneklerini görüyoruz.Sol'un hurafeleri ve gerçeklerPopüler sol düşünce ona kitleler içinde çekicilik kazandıran bazı çocuksu inançlara, daha doğrusu dogmalara dayanır. Bunları şöylece özetleyebiliriz:Sol ezilenin yanında ezenin karşısındadır. Sağ değişime karşıyken, sol değişime ve yenilik ve ilerlemeye taraftardır. Sol demokrattır. Solcular tanım icabı demokrattır. Sol özgürlükçüdür. Sol insan haklarını savunur. Sol devletçi değil, anti devletçidir.Önceki paragrafta vurguladığım üzere bunların hepsi hurafedir. Sol -aynen sağ gibi- geniş bir yelpaze olduğu ve içinde demokrat sosyal demokratlardan anti demokrat sosyal demokratlara ve ortodoks sosyalistlerden kolektivist sol anarşistlere kadar birçok grubu barındırdığından aceleci bir toplu değerlendirme yapmak istememekle beraber, solun teorik ve pratik olarak adalet, özgürlük, insan hakları ve demokrasi sicilinin pek parlak olmadığını, özellikle liberal ve liberal-muhafazakâr çizgilerin sicillerine kıyasla pek sönük kaldığını her dürüst ve vicdanlı fikir adamı ve toplumsal tarihçi teslim edecektir.Solun özellikle sosyalizmin ezileni koruduğu tezi bir masaldır. Sosyalizm, tarihin gördüğü en acımasız, en baskıcı, zayıfları en çok ezen, sömüren, istismar eden sistemleri yaratmıştır. Bana inanmayanlar sosyalist sistemlerle ilgili kaynak denizinden bir damla alsa gerçeği görecektir.Solun hep değişim taraftarı olduğu tezi de hem uydurmadır hem de pek anlam taşımamaktadır.Bir defa soldaki bu değişim obsesyonu yanlış bir teoriye dayanmaktadır.Tarihsel materyalist anlayışın etkisiyle sosyalistler her değişimin bir ilerlemeye tekabül edeceğini sanmaktadır.Her değişim zorunlu olarak bir ilerleme teşkil etmez, bazı değişimler bir kötüye gidiştir. Rusya'da çarın yerinin Lenin ve adamları tarafından alınmasında olduğu gibi.Ayrıca sosyalizm, kurumsallaştığı ülkelerde en tutucu rejimleri yaratmıştır. Sosyalist entelektüellerin önemli bir bölümü hâlâ geleceğin değil, geçmişin peşinde koşmaktadır. Tembel tavşanla çalışkan kaplumbağanın yarışı misali, muhafazakâr çizgi bile olumlu değişimcilikte solu geride bırakmıştır.Sol fikir dünyası, özellikle liberallerin özgürlükle ilgili tezlerini ve özgürlük temellendirmelerini görmezden geldiği hiçbir yerde ve durumda, özgürlüğün ne olduğunu anlayamamıştır.Sosyalizm, özgürlükçü siyasi ve iktisadi rejimler de yaratamamıştır. Zaten özgürlük tezi sol düşüncenin ağırlıklı kısmının doğasına aykırıdır.Çoğu zaman solun bu alanda en iyi performansı liberal tezleri sahiplenmek ve biraz açmaktan ibarettir.Sosyalistlere sormak lazım; Küba'dan komünist Polonya'ya kadar hangi sosyalist rejim özgürlüğe dayanmıştır?Hangi sosyalist rejimde insanlar sosyalistlerin o beğenmediği 'şeklî' özgürlüklere sahip olabilmiştir?Solun insan hakları sicili de sanıldığı kadar parlak değildir. Bir defa sosyalist düşünce teorik olarak insan haklarını çok geç anlayabilmiştir. Hatta bu bakımdan Katolik kilisesinin bile gerisinde kalmıştır. Bugün bazı sosyalistlerin, insan hakları kavram ve teorisinin sahibiymiş gibi konuşması, daha doğrusu hava basması, ancak insan haklarının tarihinden ve entelektüel köklerinden habersiz kimseleri yanıltmaya yetebilir.Marx'tan Althusser'e, hangi sosyalist filozof, sınıf çatışması-ilerici gerici kavgası fikrini ikinci plana atarak, insan hakları konusunda ciddiye alınacak bir teori üretmiştir?Kaç sosyalist yazar, düşünür sosyalist ülkelerin vahşi insan hakları ihlallerine zikzak yapmadan, doğrudan doğruya ve zamanında cesaretle karşı çıkmıştır?Sol en az sağ kadar hatta ondan daha fazla devletçidir. Sol devletçidir deyince sosyalistlerin bana ateş püskürmeleri gerçeği değiştirmemektedir.Bireye inanmayan ve bireysel inisiyatiflerin sonuçlarını kafasındaki adalet ve toplum anlayışına göre değiştirmek isteyen sol, devleti bunun ajanı yapmaktan başka bir çareye sahip değildir.Nitekim tarihte de bu niteliğini açıkça sergilemiştir. Sol totaliter rejimler insanlık tarihinin gördüğü en devletçi rejimlerdir. Ha, bu arada yeri gelmişken söyleyeyim: Devletçiliğin zirvelerinden birini teşkil eden ve sol entelektüel çevrelerin yargılamaktan ziyade sosyalizm propagandasının hizmetine koşmak için günah keçisi haline getirdiği Alman Nazizmi de aslında ve özünde sosyalist bir modeldir.Peki sol demokrat mıdır? Bugünün dünyasında solun demokrat unsuru yalnızca demokrat sosyal demokratlardır.Her sosyal demokrat demokrat olmadığı gibi -örnek olarak, az sayıda istisna dışına, Türk sosyal demokratlarına bakınız- sosyalistlerin demokrat olması da teorik olarak imkânsızdır.Demokrasi çoğulcu siyasete, önceden belirlenen kurallara dayalı müzakerelere, farklı olanlarla bir arada yaşamaya dayanır. Oysa sosyalizm taraflardan birinin yok olacağı bir sınıf savaşını ve herkesin çıkarının aynılaşacağı bir durumu öngörür. Bu, belki de Krick'in dediği gibi siyasetin, ama kesinlikle demokratik siyasetin ölümüdür. Yani sosyalizm nerede hayat bulursa orada demokrasi ölmeye mahkumdur.Peki Türkiye soluna bakarsak ne görürüz? Sadece yukarıda anlatılanları görürüz. Türkiye solu çizilen tablonun dışına alınmasını gerektirecek bir özelliğe genel olarak sahip değildir. Hatta demokratik dünya ile karşılaştırıldığında çok daha kötü durumdadır. Solun yegane demokrat unsuru sosyal demokratlar, bir kere daha vurgulayalım, bizde, demokratlıktan fersah fersah uzaktır. Sosyalist muhitlerde zaten demokrasinin izi yoktur. Her ne kadar sosyalist yayın ve söylemlerde zaman zaman demokrasiden bahsedildiği ve demokrasinin savunulduğu olmaktaysa da demokrasi kavramı aslında bir rumuz olarak kullanılmakta ve müstakbel sosyalist rejimi isimlendirmek için istihdam edilmektedir.Sol entelektüellere bİr-İkİ hatIrlatmaSadece çok az sayıda insanı barındıran kimi sosyalist aydınlar liberal tezlerden ilham alarak bu fasit çemberi kırmaya çalışmaktadır.Ancak, hem Türkiye sosyalizminin tarihi hem güncel tartışmalar gösteriyor ki işleri çok zor. Zira, Türk solunun adeta kafası ve saati donmuş. Ayrıca iki yanlı bir tehlike bu aydınları bekliyor.İlki geniş sol muhitlerden tecrit edilmek ve dolayısıyla yıllara dayanan arkadaş ve belki iş çevresini kaybetmek.İkincisi ise, sosyalizme bir sevda olarak bağlananlar için, bir yerde gözlerini açtıklarında, sosyalistim diye kendilerini etiketlemelerine rağmen, aslında sadece liberal tezleri savunduklarını ve gerçekte sosyalist değil liberal olduklarını keşfetmek.Bu bedellerin ikisini de kendileri için ağır bulanlar muhtemelen sol muhitlerde gezinmeye ama liberal tezleri seslendirmeye devam edecektir.Bu arada tabii eşsiz bileşimler geliştirmeye, teoriye ve tarihe takla attırmaya çalışanlar da yok değil. Temel değerleri, yöntemleri ve hedefleri bakımından birbirine tamamen zıt olan Marksizm ile liberalizmi kendi kendine gelin güvey olup evlendirmeye çalışarak 'Marksist liberalim' diyenler var. Liberal demokrasinin tezlerini içselleştirelim ama sakın liberalleşmeyelim yollu mucizevi formüllerle hem liberal tezlerin üstünlüğünü itiraf eden hem de sol itikada kendince leke sürmemeye çalışanlar var. Yani sahne epeyce zengin.Sosyalizmi beşerî hayata pek pozitif katkıda bulunamayacak bir teori olarak gören benim gibi birine ne kadar düşer bilmem ama ben yine de, anlayışlarına sığınarak, sol entelektüellere bir iki hatırlatmada bulunmak isterim. Solu 'kutsamak'tan, sola adeta 'tapınmak'tan vazgeçmeleri hem kendilerinin hem memleketin lehine olacaktır. Ne doktrinler, ideolojiler kutsaldır, yanılmazdır; ne de yanlışlığı ispatlanmış teorileri ve tezleri revize etmek veya reddetmek züldür, insanın kendi kendini aşağılamasıdır. Sol entelektüellerin kendini yenilemesi ve özgürlük, adalet, insan hakları, demokrasi gibi değer ve kurumlara sadece retorik düzeyinde değil sağlam entelektüel kökleri ve bütün açılımlarıyla birlikte gerçekten sahip çıkması hem kendi fikir dünyalarını zenginleştirecek hem de ülkenin daha iyi bir ülke haline getirilmesi -mesela liberal demokrasinin konsolide edilmesi- mücadelesine ciddi katkılarda bulunmalarına imkân hazırlayacaktır.

ARKADAŞIM SERDAR ARSEVEN...



“KÖPEKLERE MÜSAADE ETMEM” dedim; “AKŞAMCI”lardan ses geldi!..

“Akşamcı kafa” yazımı manşete çekmiş…Başlığa bak: “Benim hırsızım iyidir!..”Güya; “Benim hırsızım iyidir!..” demişim!..Bir de… “Vakit’teki ibretlik yazı” diyorlar!..Haberi hazırlayan ekip, “Ramazan”mış, “mübarek gün”müş dinlemeksizin, “AKŞAMcı”lığa devam ediyor olmalı ki… “Önder Sav’ı ve Deniz Baykal’ı ne hallere düşürdüğümüzden” bahsetmiş!..“İslâm’a hakaret eden” Önder Sav’ı ve Ergenekon Terör Örgütü’nün avukatı Deniz Baykal’ı “perişan etmiş” olmak, “eksi hanemize” yazarmış gibi!.. •A, mazur görülesi “Akşamcı kafa!..”Bu mevzu Vakit’in zaferi, CHP’nin ise açık hezimeti değil mi?..Bu hezimeti, CHP’nin saçma sapan iddialarla ortalığı ayağa kaldırdığı günlerde, Vakit’e ve bana saldıran “dönek” bile kabullenmek mecburiyetinde kalıp… “Çuvalladık ey halkım!” demedi mi!..Bir yandan; yazımda hiçbir şekilde yer almayan “Benim hırsızım iyidir!..” ifadesini bana yamamak suretiyle, güya “hırsızlığı savunuyor” pozisyonuna düşürmeye çalışacaksın!..Diğer yandan da; Vakit’in zaferiyle bittiği dost-düşman tarafından kabullenilen bir haberi kullanacaksın!..Önder Sav’ın başına gelen; Hazret-i Peygamber’e ve Hac ibadetine hakaretlerinin karşılığıydı!..“Ramazan’da bile “AKŞAMcılık” yapıyorsan… Yine, Önder Sav isminin geçtiği bir “strateji hatasına” imza atarsın böyle!.. İlahi adalet!..•“O yazı”ya gelecek olursak… Diyorum ki; hedef aldıkları yazımdaki her cümleyi, her kelimeyi, her noktalama işaretini bütün kalbimle savunuyorum!..Evet, ben buyum!..O yazımda da işaret ettiğim gibi; medya dünyasının en fazla tekzip yemiş, “yalancılığı” binlerce kez mahkeme kararlarıyla belgelenmiş bir medya grubunun, Müslümanlara yönelik iddialarının üzerine “sazan” ya da “kefal” gibi atlayacak değilim!..Ve yine o yazımda da ifade ettiğim gibi; herhangi bir “Müslüman”, benim değerlerimle ortaya çıkıp… “Olmadık işler” yapmışsa… Onu ben “ısırırım!..”Lâkin; “köpeklerin” hele “tarassut köpeklerinin” yalamasına bile müsaade etmem!..•Tavrım bu… İnancım bu!..Ben; “Yalancılıkları ve pornoculukları, mahkeme kararlarıyla tescilli olanların yazdıklarına itibar ederek, hüküm veremem!..”Zira; buyurur ki Yüce Mevlam: "Durup gerçeği araştırın". Bunu yapmazsak başımıza geleceği de söylüyor: "Yoksa istemeden insanların hukukuna tecavüz eder ve sonra yaptığınızdan pişmanlık duyarsınız." (49.6)“Ey iman edenler! Size bir fâsık bir haber getirdiğinde, o haberin doğru olup olmadığını araştırın!.. Aksi takdirde, farkında olmadan bir topluluğa zarar verir bundan dolayı da pişmanlık duyarsınız!..”***“Pozitif Hukuk” mu dediniz?..İşte:“Yargılanan, suç isnadı altında olan kişidir. Bu kişiye mahkûm denilemez!.. Yani, beraat-i zimmet esastır. Suçluluğu sabit olmayan kişi masumiyet karinesinden yararlanır!.. Suçluya uygulanan hükümler, yargılanan kişiye uygulanamaz!..”•Var mı itirazı olan?!. “Efendim, Ergenekon terör örgütü iddianamesinde ismi sanık olarak geçenler için aynı prensipler geçerli değil mi?..”Evet, aynı prensipler geçerli!..Lakin; elimizde, hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak “delil”ler var!..Bu adamların; “belli amaçlar için adam öldürme” antları içtiklerine dair görüntüleri kim inkar edebiliyor?!.“Darbe günlüklerinin” varlığı, “mahkeme kararıyla” tescillenmedi mi?..Ergenekon zihniyetinin Vakit gazetesini boğma, Genel Yayın Koordinatörümüz Mustafa Karahasanoğlu Ağabey’i katletme “planları”nı teker teker basmadık mı?..Türkiye’deki Deniz Feneri Derneği, iddiaları yalanladı…Peki; Vakit’in ortaya koyduğu belgeleri “yalanlayabilen” oldu mu?..Bırakın onu bunu; Ergenekon Terör Örgütü’ne aylarca destek veren “Hiltoncu Medya grubu” bile “sonunda” teslim bayrağını çekmek… Ve “Terör Örgütü” faaliyetlerini konu alan bir “yazı dizisine” yer vermek mecburiyetinde kalmadı mı?.. Daha neyin tartışmasını yapıyorsunuz!..•Ergenekon Terör Örgütü ile Deniz Feneri adlı yardım kuruluşunun ne alakası var!..Biri; Türkiye’yi darbe ortamına sürüklemek isteyen derin güçlerle, taşeronlarından oluşan bir “terör örgütü!..”Diğeri ise, milyonlarca mağdura, felâketzedeye yardım götürmüş bir hayır kuruluşu…Ha, bazı kişisel suiistimaller oldu mu?..İnsanın bulunduğu her yerde bu mümkündür… Lâkin ben; hayatları iftiralarla, yalan haberlerle, büyük günahlarla ve büyük günah propagandasıyla örülmüş adamların “iddialarını” esas almam!..Bu tür adamların, “şahitliği” de geçerli değil; “Benim İnancım”a göre!..Bir yalancı!.. Bir şarapçı!.. Bir zâni!.. Bir; mukaddesat karşıtı!..Karşınıza geçse ve bir grup ya da bir zat hakkında “yolsuzluk” iddiasında bulunsa… “Yalan söylediğini” ya da “iftira attığını” düşünmez misiniz?..Hele hele, bu grup ya da zatın; hakkında “yolsuzluk” iddiaları ortaya attığı kişiden birtakım taleplerde bulunduğunu… Ve bu taleplerinin karşılanmamasından kaynaklanan bir “öfke”, bir “öç alma duygusu” içinde hareket ettiğini de bilseniz!.. İddialarının “iftira” niteliğinde olduğuna büsbütün kanaat getirmez misiniz?..•“AKŞAMcı”lar, “esas sebebini daha sonra açıklayacağım” bir “çarpıtma operasyonu” ile yazımın hiçbir yerinde geçmeyen ifadeleri bana mal etmeye çalışmışlar!..Bana ait olmayanları, yazıdaki bazı ifadelerle birleştirmek suretiyle “iz bırakacak bir çamur” oluşturmaya çalışmışlar!..Boşa gayret!.. Ne yazdımsa arkasındayım!.. Arkasında olamayacağım bir yazıyı da hiç yazmadım!..Evet, o gün ifade ettiğim gibi; ben bir Müslümanı hele “fasık” saldırıyorken asla yıpratmam!..“Belki kendim ısırırım Müslüman kardeşimi!..Lakin, sırtlanların, köpeklerin yalamasına bile müsaade etmem!..”İLGİLENEN OKUYUCULARIMA NOT“Akşamcı”ların saptırarak manşete çektikleri yazımızı herhangi bir sebepten dolayı atlamışsanız eğer, “habervaktim” internet sitesinden okuyabilirsiniz. Şöyle: http://www.habervaktim.com’/ dan “yazarlar”a girip, bizim fotoğrafın üzerine tıklayın… Karşınıza çıkan makalenin alt tarafında; “Yazarın diğer yazıları için tıklayın” sekmesi var. Oradan, “Ben Isırırım Ama, ‘köpekler’in yalamasına bile müsaade etmem!” başlıklı yazıya ulaşırsınız.

mason perinçek



Ergenekon tutuklusu Doğu Perinçek, çekirdekten masonmuş
Doğu PerniçekErgenekon terör örgütü soruşturması kapsamında tutuklanan İşçi Partisi (İP) Genel Başkanı Doğu Perniçek'in, 'üst düzey mason' olduğu, elektronik posta incelemeleri sonucunda ortaya çıktı.
Tutuklulardan Doç. Dr. Ümit Sayın ile gazeteci Adnan Akfırat arasındaki konuşmalarda, Perinçek'in çekirdekten mason olduğu ifadeleri yer alıyor.
Perinçek'in üst düzey mason olduğuna dair MSN konuşmaları, örgüt içindeki yapının derinliğini de ortaya koyuyor. Konuşmalarda, Ümit Sayın, mason olmak için uğraşan Akfırat'a, masonluk ritüellerini anlatıyor. Mason olmanın inceliklerinden bahseden Sayın, Akfırat'ın, 'İç gruba girmek için ne gerekiyor?' sorusuna, "Ananı babanı bile gözden çıkaracak kadar davamıza sahip olduğunda iç gruba girebiliyorsun. Çekirdek grup çok gizlidir. Doğu Bey de çekirdekte" cevabını veriyor.
aynı klasördeki bir mektup da ise hoşlanmadığı bir kişinin mason locasına girmesine engel olması için Perinçek'ten yardım istiyor. Terör örgütü PKK elebaşı Abdullah Öcalan ile samimi fotoğrafları yayınlanan Doğu Perinçek'in üst düzey bir mason olduğu ortaya çıktı.

Adnan Akfırat ile Ümit Sayın arasında geçen MSN konuşmaları iddianameye şöyle yansıdı:
A.A: Bana bile bugüne kadar belli etmedi.
Ü.S: Sen katılınca sen de belli etmeyeceksin.
A.A: Fark edilirse bir şekilde?
Ü.S: Gizleyemeyecek duruma gelirsen benim yaptığımı yaparsın. Locadan bilgi sızdırıyorum dersin.
A.A: Bu işe ısınmaya başladım.
Ü.S: İngiltere'de mı5 ve mı6 büyük ölçüde masonlardan oluşur. Doğu Bey'in asıl tanışıklığı da oradan geliyor.
A.A: Üyeler dernekler masasına bildiriliyor mu?
Ü.S: İçişleri Bakanlığı'na bildirilmeleri lazım. Ama ölen eski üyelerini bildiriyorlar merak etme. Hem öyle herkesin listesi locada tutulmuyor. Asker, MİT'çi, gazeteciler, savcılar, polis müdürleri, işadamları, bürokratlar rektörler falan...
Perinçek'in masonluk bağlantısını gösteren deliller MSN yazışmaları ile sınırlı değil. İddianamenin 98. klasöründe yer alan ve Ümit Sayın tarafından Doğu Perinçek'e yazılan mektupta ilginç bilgiler yer alıyor. Amerika'da yaptığı faaliyetleri Perinçek'e rapor eden Sayın, 1997 tarihli mektupta Tuncay Uslu isimli üst düzey bir masona övgü ve iltifatlarda bulunduktan sonra bazı problemleri için yardım istiyor. Birçok yazışmada adı sadece Doğu Bey olarak geçen Perinçek, bu mektupta, soyadı ile birlikte anılıyor.
Ümit Sayın: Cerrahpaşa farmakolojiden Gökhan Akkan'ın bizim cemiyete girdiğini öğrendim. Büyük locaya mektup yazarak bu kişinin cemiyete alınması konusundaki sakıncaları belirtmiştik. Sizi ve Doğu Perinçek'i de durumdan haberdar etmiştik.

13 Eylül 2008 Cumartesi

Esma-ül Hüsna -Allah ın isimleri ve anlamları



"O, yaratan, var eden, sekil veren Allah'tir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanlar O'nun sanini yüceltmektedirler. O, galiptir, hikmet sahibidir.(Hasr-24)"


ALLAH (Varligi zorunlu olan ve bütün övgülere layik bulunan zatin özel ve en kapsamli adi)
RAHMÂN (Bagislayan, esirgeyen)
RAHÎM (Bagislayan, esirgeyen)
MELIK (Görünen ve görünmeyen alemlerin sahibi)
KUDDÛS (Her eksiklikten münezzeh)
SELÂM (Esenlik veren)
MÜ'MIN (Güven veren, vaadine güvenilen)
MÜHEYMIN (Kainatin bütün islerini gözetip yöneten)
AZÎZ (Yenilmeyen yegane galip)
CEBBÂR (Iradesini her durumda yürüten, yaratilmislarin halini iyilestiren)
MÜTEKEBBIR (Azamet ve yüceligini izhar eden))
HÂLIK (Takdirine uygun bir sekilde yaratan)
BÂRI' (Bir model olmaksizin canlilari yaratan)
MUSAVVIR (Sekil ve özellik veren)
GAFFÂR (Daima affeden, tekrarlanan günahlari bagislayan)
KAHHÂR (Yenilmeyen, yegane galip)
VEHHÂB (Karsilik beklemeden bol bol veren)
REZZÂK (Bedenlerin ve ruhlarin gidasini yaratip veren)
FETTÂH (Iyilik kapilarini açan, hakemlik yapan)
ALÎM (Hakkiyla bilen)
KÂBIZ (Rizki tutan, canlilarin ruhunu alan)
BÂSIT (Rizki genisleten, ruhlari bedenlerine yayan)
HÂFID (Alçaltan, zillete düsüren)
RÂFI' (Yücelten, izzet ve seref veren)
MUIZ (Yücelten, izzet ve seref veren)
MÜZIL (Alçaltan, zillet veren)
SEMI' (Isiten)
BASÎR (Gören)
HAKEM (Son hükmü veren)
ADL (Mutlak adalet sahibi, asiriliga meyletmeyen)
LATÎF (Yaratilmislarin ihtiyacini en ince noktasina kadar bilip sezilmez yollarla karsilayan)
HABÎR (Her seyin iç yüzünden haberdar olan)
HALÎM (Acele ile ve kizginlikla muamele etmeyen)
AZÎM (Zatinin ve sifatlarinin mahiyeti anlasilamayacak kadar ulu)
GAFÛR (Bütün günahlari bagislayan)
SEKÛR (Az iyilige çok mükafat veren)
ALÎ (Izzet, seref ve hükümranlik bakimindan en yüce, askin)
KEBÎR (Zatinin ve sifatlarinin mahiyeti anlasilamayacak kadar ulu)
HAFÎZ (Koruyup gözeten ve dengede tutan)
MUKÎT (Bedenlerin ve ruhlarin gidasini yaratip veren, bilip gücü yeten ve koruyan)
HASÎB (Kullarina yeten, onlari hesaba çeken)
CELÎL (Azamet sahibi)
KERÎM (Fazilet türlerinin hepsine sahip)
RAKÎB (Gözetleyip kontrol eden)
MÜCÎB (Dileklere karsilik veren)
VÂSI' (Ilmi ve merhameti herseyi kusatan)
HAKÎM (Bütün emirleri ve isleri yerli yerinde olan)
VEDÛD (Çok seven, çok sevilen)
MECÎD (Sanli, serefli)
BÂIS (Ölümden sonra dirilten)
SEHÎD (Her seyi gözlemis olarak bilen)
HAK (Fiilen var olan, mevcudiyeti ve uluhiyyeti gerçek olan)
VEKÎL (Güvenilip dayanilan)
KAVÎ (Her seye gücü yeten, kudretli)
METÎN (Her seye gücü yeten, kudretli)
VELÎ (Yardimci ve dost)
HAMÎD (Övülmeye layik)
MUHSÎ (Her seyi tek tek ve bütün ayrintilariyla bilen)
MÜBDI' (Ilkin yaratan)
MUÎD (Tekrar yaratan)
MUHYÎ (Can veren)
MÜMÎT (Öldüren)
HAY (Ebedi hayatta diri)
KAYYÛM (Her seyin varligi kendisine bagli olup kainati idare eden)
VÂCID (Diledigini diledigi zaman bulan bir müstagni)
MÂCID (Sanli, serefli)
VÂHID (Bölünüp parçalara ayrilmamasi ve benzerinin bulunmamasi anlaminda tek)
SAMED (Arzu ve ihtiyaçlari sebebiyle herkesin yöneldigi ulular ulusu bir müstagni)
KÂDIR (Her seye gücü yeten, kudretli)
MUKTEDIR (Her seye gücü yeten, kudretli)
MUKADDIM (Öne alan)
MUAHHIR (Geriye birakan)
EVVEL (Varliginin baslangici olmayan)
ÂHIR (Varliginin sonu olmayan)
ZÂHIR (Varligini ve birligini belgeleyen birçok delilin bulunmasi açisindan asikar)
BÂTIN (Zatinin görülmesi ve mahiyetinin bilinmesi açisindan gizli)
VÂLÎ (Kainata hakim olup onu yöneten)
MÜTEÂLÎ (Izzet, seref ve hükümranlik bakimindan en yüce, askin)
BER (Iyilik eden, vaadini yerine getiren)
TEVVÂB (Kullarini tövbeye sevkeden ve tövbelerini kabul eden)
MÜNTAKIM (Suçlulari cezalandiran)
AFÜV (Hiçbir sorumluluk kalmayacak sekilde günahlari affeden)
RAÛF (Sefkatli)
MÂLIKÜ'L-MÜLK (Mülkün sahibi)
ZÜ'L-CELÂLI ve'l-IKRAM (Azamet ve kerem sahibi)
MUKSIT (Adaletle hükmeden)
CÂMI' (Toplayip düzenleyen, kiyamet günü hesaba çekmek için mahlukati toplayan)
GANÎ (Her seyden müstagni, kendi disinda her sey O'na muhtaç)
MUGNÎ (Zenginlik verip tatmin eden)
MÂNI' (Dilemedigi seyin gerçeklesmesine müsaade etmeyen, kötü seylere engel olan)
DÂR (Zarar veren)
NÂFI' (Fayda veren)
NÛR (Nurlandiran, nur kaynagi)
HÂDÎ (Yol gösteren, murada erdiren)
BEDÎ' (Esi ve örnegi olmayan, sanatkarane yaratan)
BÂKÎ (Varliginin sonu olmayan)
VÂRIS (Varliginin sonu olmayan)
RESÎD (Bütün isleri isabetli ve hedefine ulasici, irsad edici)
SABÛR (Çok sabirli)

YAŞIYORUZ


Ben ölmedim...

Beni öldürmediler de;

Yaşıyorum, yaşıyorum işte,

At kıçında sinek gibi,

Töööbe,töbe!

Kapandı yüzümüze dergi kapakları.

Bir varmış bir yokmuş olduk sağlığımızda

Şiir...O yosmanın boynuna.

Gazete...Gelene gidene başyazı.

Ara ki bulasın sayfalarda

Şair Rıfat Ilgaz'ı.

Düştükse itibardan

Ölmedik ya, yaşıyoruz işte,

Yaşıyoruz dedik, yaşıyoruz be,

Heeeey, fincancı katırları!

Rıfat Ilgaz -1953-

baykal a gülmece :))





gülmece :)





12 Eylül 2008 Cuma

Gençlerle başbaşa













  • Çalışmak için müsait gün ve saat bekleme. Bil ki; her gün ve her saat çalışmanın en müsait zamanıdır.
  • Çalışmak için müsait yer ve köşe arama. Bil ki; her yer ve her köşe çalışmanın en müsait yeridir.
  • Bir günde ve bir zamanda yapman lazım gelen bir işi ertesi güne bırakma. Zira her günün derdi gibi, işi de kendine yeter.
  • Yarıda kalan iş başlanmamış iştir.
  • Bir günün işini bitirdikten sonra ertesi günü ne iş yapacağına karar ver veya hiç olmazsa çalışmağa başlamadan evvel, hangi iş üzerinde çalışacağını düşünüp kararlaştır ve çalışmaya bu kararla otur.
  • Bir işe başlamadan, bir dersi öğrenmeye, bir kitabı okumağa oturmadan evvel düşün ve çalışman için lazım olan şeyleri yanında ve elinin altında bulundur. Ta ki; ikide bir kalem,kağıt aramağa kalkıp da dikkatin dağılmasın.
  • Çalıştığın bir iş üzerinde herhangi bir güçlüğü yenmeden bir adım bile gerileme. Yılgınlık, maskeli bir tembelliktir. Çalışma sevgisi güçlükleri yenmekten doğar ve kuvvetlenir. Güçlülüğü yenmekten hasıl olan zevk, eşsizdir. Savaşta zafer, işte başarı yılmayanındır. Sebat önünde güçlükler erir ve imkansoz görünen mümkün olur.
  • İşinde rastladığın bir güçlüğü evvela parçala.Her parçayı birer birer ve sıra ile yenmeğe çalış. Attığın adımı iyice basmadan öbürünü atma.
  • Her gün aynı saatlerde çalış ve uzun süreli ara verme.
  • Bir iş üzerinde yorulursan dinlenmek için işini değiştir ve çalışma hızını yavaşlat, fakat dinlenme bahanesi ile, asla boş oturma.
  • Çok düşün.Çalışmak mutlaka hareket etmek veya yazmak değildir.Düşünen bir insan,maden kuyularında kazma sallayan işçiden daha çok çalışıyordur.
  • Fikri çalışmalar için her gün üç saat yeter.
  • Sebat et.Aynı noktaya düşen damlacıklar zamanla mermeri bile deler.
  • Sakin ve metin ol.Yol al,fakat acele etme.Sindirerek çalış ve öğren.
  • Küçük ihmalden bazen büyük zararlar doğduğunu unutma.
  • Gece yatağına uzandığın zaman, o gün ne yaptığını ve yarın ne yapacağını kendine sormadan uyuma
  • Her gün iyi bir eserden yüksek sesle beş-on sahife oku. Bu sayede konuşma ve söz söyleme yeteneğin gelişir.
  • Rastladığın edebi, felsefi bazı güzel parçaları ezberle. Bu sayede hem kelime ve ifade hazinen zenginler, hem de hafızan kuvvetlenir.
  • Okuduğun bir kitabın konularını bitirdikçe kitabı kapayıp, okuduğu ezberden özetle not et. Bir kitabı en iyi anlayıp öğrenmenin yolu, bu şekilde özetler yazmaktır.
  • Kitaplardan öğrendiklerini arkadaşlarınla tartış. Hem zekan işler ve öğrendiğin hazmolur, hem hafızan güçlenir, hem de düzgün konuşma ve fikirlerini ifade etme melekesi elde edersin.
  • Sözlerin ve yazıların kısa, açık ve anlamlı olsun.
  • Fikri çalışmalar için herkesin verimli saatleri vardır. O saatleri tesbit et ve ona göre program yap.
  • Bir konu hakkında bir eser yazmağa karar verdiğin zaman, o konu ile ilgili daha önce yazılmış eserleri oku. Yazılmış ve söylenmiş şeyleri sen de ikilemeyesin.
  • Her şeyden evvel, ana dilini iyi konuşmayı ve iyi yazmayı öğren. İnsan için en faydalı olanı kendi ana dilidir.
  • Dilbilgisi bir gaye değil, bir vasıtadır. Asıl gaye fikir zenginliğidir.
  • Kişinin kıymeti dilinin altında ve kaleminin ucundadır. Onu söz ve yazı açığa vurur.
  • Bir işi yapıp yapmamakta kararsızlığa düştüğün vakit, iki şıktan her birinin fayda ve zararlarını iyice hesapla. Faydası çok, zararı az olan şıkkı tercih et.
  • Bir işe öfkeli ve sinirli iken karar verme. Bekle öfken geçsin.
  • Çok konuşma. Yerinde ve özlü konuş. Kıymet ve tesir çok sözde değil, yerinde ve özlü sözdedir.
  • Dilini tut ve bil ki; dil yarası, bıçak yarasından daha vahimdir.
  • Kimsenin yüzüne karşı söyleyemediğini arkasından söyleme ve bil ki; arkadan konuşma korkaklığın en iğrenç şeklidir.
  • Kimsenin cahilliğini yüzüne vurma.
  • Yalan söyleme, yalan söyleyen, tutulmak korkusu içinde yaşayan hırsız gibidir.
  • Bir kimseye söz vermeden evvel iyi düşün. Fakat verdiğin sözden dönme. Sözden dönmek yalancılığın en çirkinidir.
  • Olduğundan fazla görünmek isteyen, karşısındakilere kendisinin ahmaklığını göstermiş olur.

ŞEREFSİZLER İŞGAL ETMİŞ ÜLKEMİ.


ÜLKEMDE SON GÜNLERDE BİR YIĞIN OLAY OLUYOR.BAŞBAKAN RECEP TAYYİP ERDOĞAN, MEDYA DEVİ AYDIN DOĞAN LA İLGİLİ AÇIKLAMA YAPIYOR.VE BU MEDYA KURULUŞU, HÜKÜMETE,HÜKÜMETE YAKIN İSİMLERE,MÜSLÜMANLARA,İSLAMİ SÖYLEMLERİ OLANLARA HER GAZETESİ,HER TELEVİZYONU İLE SALDIRIYOR.İÇİNDE DOĞRU HABERİN OLUP OLMADIĞI TARTIŞILABİLECEK BİR ÇOK YAZI ÖNÜMÜZE HABER OLARAK KONULDU.BU KARALAMA KAMPANYASI,ÜLKEMİN TEMİZ GÜNLERE GİDECEĞİ,PATİKA,DİKENLİ BİR YOL OLSA DA; O YOLUN SONUNU GÖRECEĞİZ. O YOLUN BİTİMİ DOĞAN MEDYA GRUBUNUN DA BİTİMİ OLUR,TEMENNİSİ İLE...
BU ÜLKE SİZDEN ÇOK ÇEKTİ,ŞİMDİ SİZ ÇEKİN VE GİDİN.HATTA ÇEKİN VE GİRMENİZ GEREKEN DELİĞE GİRİN.

11 Eylül 2008 Perşembe

BAŞARILI YÖNETİCİ...


En kısa tarifi ile yönetim,belli bir maksat için para ,malzeme ve insan gücünün yerinde, zamanında, en verimli ve en mükemmel bir şekilde kullanılmasıdır.
Genel anlamda planlama, ilgili kurumun devamlı olarak bir hedefe yönlendirilmesidir. Teşkilatlandırma, kabul edilen planı uygulamak için gerekli teşkilat yapısını ve kaynakları temin etmektir. Koordinasyon, sorumlu ve ilgili bütün unsurların görüş ve bilgilerinden azami derecede faydalanarak,görevin , en mükemmel ve en verimli bir şekilde icrasını mümkün kılmak; kontrol ise, görevle ilgili her bir faaliyetin doğru olarak gerçekleştirilmesini sağlamaktır. İcraat, görevin yapılması, denetleme, icaatın bütünüyle kontrol edilmesidir. Kıymetlendirme, denetlemenin neticesi olup, düzeltici işlemler buna göre yapılır. Karar maddesi, kim, ne zaman, nerede, ne maksatla, nasıl, ne yapacaktır? sorularına cevap vermelidir.Başarılı yönetim,yöneticinin başarılı olmasıyla mümkündür. Bir yöneticinin vasıflarına ne kadar yaklaşırsa, yönetici o kadar başarılı olur.İdeal bir yöneticinin vasıfları şunlardır.



  • İyi bir dinleyicidir.

  • Kalp kırmaz.

  • Alçak gönüllüdür.

  • Bağırarak konuşmaz.

  • Konuşurken "Ben" yerine "Biz" der.

  • Haset etmez.

  • Çok okur ve araştırır.

  • Çalışkan, bilgili, cesur, fedakar ve cömerttir.

  • Her konuyu uzmanına danışır.

  • Danışmadan karar vermez.

  • İsabetsiz karar vermez.

  • Yaşlılara saygı,küçüklere sevgi gösterir.

  • Öfkeye kapılmaz.

  • Şefkatli, merhametli ve affedicidir, ancak itaatsizliği affetmez.

  • Makul,vefalı ve sadıktır.

  • Lüzumsuz konuşmaz.

  • Münakaşa etmez.

  • Gerekmedikçe öğüt vermez, daha çok davranışları ile örnek olur.

  • Hatasını zamanında düzeltir.

  • Soğukkanlı, vakur, adil ve sabırlıdır.

  • İsraftan ve her türlü kötü alışkanlıklardan sakınır.

  • İyi ahlaklıdır.

  • Zamanı boşa geçirmez.

  • Akl-ı selim, zeki, ileri görüşlü, tedbirli, dikkatli, hassas, görgülü ve hoşgörülüdür.

  • Temel ihtiyaçlarını meşru yoldan karşılayan insanların mutlu olacaklarını bilir ve maiyetini buna göre eğitir.

  • Yönetim prensiplerini iyi bilir ve uygular.

  • Herkesin yaşına, ahlakına, bilgisine ve ruh haline göre davranır.

  • Her zaman iyi giyinir.

  • Tenkitleri daima yapıcıdır.

  • Maiyetini müspet olarak yönlendirip teşvik ederek görevin seve seve yapılmasını sağlar.

  • Hiç bir bedel karşılığında satın alınamaz.

  • Kendisinin ve emrindekilerin ruh ve beden sağlığını korumak için lüzumlu tedbirleri alır.

  • Maiyetinin dertlerine ve sevincine ortak olur.

  • Kimsenin hatasını yüzüne vurmaz.

  • Başarısızları teşvik edip başarılıları mükafatlandırır.

  • Hiç bir zaman ümitsizliğe kapılmaz.

  • Sorumluluktan çekinmez.

  • Maiyetindekilere yetkileri kadar sorumluluk verir.

  • Yaptığı iyiliği başa kakmaz.

  • Kimsenin arkasından konuşmaz.

  • Güleryüzlü ve samimidir.

  • Maiyetindekilere güvenir ve onların itimadını kazanır.

  • Her zaman iyimserdir.

  • Emrindekileri korkutarak değil, kendine sevgi ve saygı ile bağlayıp, sevk ve idare eder.

  • Görevdeki başarısızlığı kendisi üstlenir, başarıyı maiyetiyle paylaşır.

  • Kendini ve maiyetini iyi tanır, kendinin ve maiyetinin noksanlıklarını gidererek, görevin eni iyi şekilde yapılmasını sağlar.

  • Maiyetine işbirliği, ekip ruhu ve sorumluluk duygusu aşılar.

  • Emrindekileri şahsiyetlerine, imkan ve kabiliyetlerine göre görevlendirir.

  • Maiyetinin yalnız amiri olarak kalmaz, aynı zamanda ana, baba ve öğretmen sorumluluğunu da üstlenir.

  • Her işte ve her hususta maiyetine örnek olur.